Bir Gün Gazetesi

B.G. – Her şeyden önce şu soruyla başlayalım. İslami Burjuvazinin böylesine yükseldiği, İslama ait olan ya da olmayan değerlerin islam adı altında böylesine etkin olduğu bir dönemde tam da bu değerler ya da değer kayıpları etrafında bir roman yazmak sizin için bir risk olabilir mi?
M.E. – Ben de önce zamanlama konusunda kısa bir açıklamayla başlayayım: Fay Kırığı üçlemesini yazmaya karar verdiğimde yıl 2002’di. Etrafa baktığımızda birbirinden farklı üç fay hattıyla bölünmüş bir Türkiye görüyorduk. Bunlardan ilkini yoksul-zengin, ikincisini laik-müslüman, üçüncüsünü ise Türk-Kürt çatlağı diye adlandırmak mümkündü. Benim romanla ilgili araştırma ve planlama yaptığım dönemde İslami burjuvazinin yükselişi ve şimdiki iktidarın egemenlik çabaları henüz emekleme çağındaydı. Panaromik bir roman serisi yazma tasarısının uygulamaya dönüşme sürecinde, Anadolu ya da yeşil sermaye diye adlandırılan taşra burjuvazisinin yükselişi belirgenleşti, dini refaranslarını utangaç bir şekilde kâh kabul eden, kah reddeden hareketin iktidarıysa pekişti. Sorunun ikinci kısmına, yani risk alıp almama konusuna gelecek olursak, bence Emine gibi bir roman yazmanın romancılığım açısından hiç bir risk taşımadığını düşünüyorum. Evet, Emine günün modasına uymuyor, insandan uzaklaştırılan, toplumun sorunlarını görmezden gelen ya da bu sorunlardan uzak durmayı seçen örneklere pek benzemiyor ama romanların aslında gelecek için yazıldığını düşünüsek, bence böyle bir eser yazmakla oldukça akıllı bir iş yapıyorum. Üstelik benim gibi insan yaratılışının gölgeli alanlarında boy atan trajik temalardan beslenen bir yazarın başka türlü yazması da mümkün değil. Cevabı tamamlarken ben de şöyle bir soru sorayım. Kalıcı, zamanını aşan romanlar nasıl romanlardır? Kalıcı romanlar, meselesi olan, tartışan ve odağına insanı, insani değerleri koyan romanlardır. Olay, insan ve ülke anlatmazsanız gelecekte sizi okumazlar. Bunlardan da öte, ben riski de severim. 

B.G. –  Siyasal islamın, sosyal islamın ve yorumlarının böylesine tartışmaya açık olduğu bir dönemde, siz islami burjuvazinin karşısında net eleştirel bir duruş sergiliyorsunuz kitap boyunca? Bunun için bir “beyaz türk rahatsızlığı” demek mümkün mü? Yoksa liberalizmin yeni yüzüyle kavga etmekte olduğunuzu söyleyebilir miyiz?
M.E. –  Önce bir renk seçmem gerekirse, kızıl ya da kırmızı Türk olmayı seçerdim. Malum, neredeyse kırk beş yıldır böyle adlandırılıyorum. Espri bir tarafa, rahatsızlığımın nedeni Türklüğümün rengi değil, sermayenin her çeşidine, her rengine ve makyajlısına karşı olmaktan kaynaklanıyor. Beyaz Türk tepkisi diye adlandırılan karşı koyuş daha çok sosyolik konumdan, elitizmden kaynaklanıyor diyebiliriz. Ama benim eleştirel duruşumun bir nedeni sınıfsal karakterliyse, ikinci nedeni İslam’ın solun karşına, kapitalizmi koruyan bir duvar olarak yerleştirilme çabasına karşı duyduğum öfke. İslam, zenginlerden mi, yoksullardan mı yana olmalı; ya da İslam’ı refarans alırsak, vardığımız sonuç sermayeseverlik mi, yoksa paylaşımcılık mı, bunları tartışmak istedim. Dinler başlangıçta hep ezilenlerin ve yoksulların yanında yer almış ve iktidarların tepkisini çekmiştir. Müslümanlığın statükonun ideolojisi haline gelmesi daha sonra, Emeviler döneminde. Daha sonraları Fatih’in İslam’ın, mutlakiyetçilere onay veren yorumunu seçmesiyle de iyice düzeni savunur hale gelmiş. Nakşıbendilikse Müslümanlara paranın cazip yüzünü göstermiş. Şimdi bu yorumlara karşı görüşler var ve bu da doğal olarak ilgimi çekiyor.

B.G. –  Yaşam tarzı gibi kavramlar üstünden üretilen siyasetlerin dahi Türkiye’de artık eskisi kadar mühim olmadığını görüyoruz.. Postmodern kavramlar etrafında inşa edilen siyaset kadar yine bu tür kimlik gibi kavramlar etrafında inşa edilen edebiyat da öne çıkıyor. Elif Şafak’ın Baba ve Piç’i gibi… Ama sizin romanınızda sınıfsal vurgular da hakim. Sosyal islam’ı ya da romandaki vücut bulmuş haliyle Hasan Hoca’yı romana dahil etmenizin sebebi neydi?
M.E. –  Yazarları birbirinden ayıran bir çok özellik sayabiliriz. Ama asıl ayrım, bence yazarların eğilimlerinden ve ele aldıkları temalardan kaynaklanıyor. Kimi yazar, dediğiniz gibi postmodern ve kimlik kavramlarını, etnisite, oryantal soslu temaları ele alıyor. Aslında şu anda genel kabul gören bir yazar olmak için bu yolu seçmek şartmış gibi görünüyor.  Ancak  acaba bu yol kalıcı olmaya yeterli mi? Bu tarzı benimseyenlerin büyük bir kısmının şimdiki zamana kısılarak, zamane ünlüsü olmak için gelecekten vazgeçtiklerini düşünüyorum. Bu belki iddialı bir varsayım ama benim öngörüm bu şekilde. Zamanında ünlü olmak mı, geleceğe kalacak bir yazar olmak için trajik temalarda ısrar etmek mi? Geleceğe kalma endişesi, Akhilleus gibi bedel ödemeyi, günü, yani şimdiki zamanı gözetmekten vazgeçmeyi gerektiriyor. Bu yüzden karar vermek zor. Yazar böyle bir ikilem de kalırsa neyi seçmeli? Cevap verilmesi gereken soru bu? Roman, hayatın üzerine tutulan bir aynaysa, sınıflar arasındaki farklar ortadan kalkmadıkça, romanda da sınıf farklılılklarının yarattığı dramlar, bu dramların kurbanı insanlar olacaktır. Öte yandan karşımızda bir gerçekte var: Kitap, bugünün dünyasında bir meta. Bu yüzden tanıtılması, cilalanması, geniş pazarlara intikal etmesi gerekiyor. Eğer bu hususları göz önünde tutarak, bu endişeyi öne alarak Batı için roman yazıyorsan, Batının talebine, onların eline tutuşturduğu şartnameye göre yazmak zorundasın. Yani, talebe uygun üretim gerekiyor. Ben kendi hesabıma, ısmarlama kitap yazmayı hiç düşünmedim. Batının tüketim malzemesi olacak temaların, öykülerin kalıcı olduklarını düşünmüyorum; modası geçince o temalar da  yazarları da kenara atılır. Bu yüzden geleceği gözeten yazar, gel geç kavramlara göre yazmamalı diye düşünüyorum. Eskiden oynardım, briçte bir deyim  vardır: To go with the room. Halinden memnunsan, duruma, yani ortalamaya göre deklare edip, oynamak şeklinde tercüme edebiliriz. Türkiye’deki modaya uymayacağım… Belki bir hayal ama ben daha ilerisini düşünüyorum. Yani yazarın niyetinin şlem oynamak ya da en azından oyun yapmak, zon bağlamak olması gerektiğini düşünüyorum… Yine de sözlerimi hiç sevmediğim, hatta nefret ettiğim, esnaf- bezirgan kültüre ait bir deyişle bitirmek istiyorum: Eninde sonunda her koyun kendi bacağından asılır.

B.G. – Bir romancı olarak Mehmet Eroğlu’nun yarattığı karakterler gerçeklikle ne kadar baş başalar? Karakterlerinizi ortaya dökerken, onları ‘bu dünyalı’ bırakma isteğiniz, olay örgüsünün önüne geçiyor mu?
M.E. – Bu oldukça ketum bir soru. Dolayısıyla satır aralarına göz atarak cevaplamaya çalışayım. Bir yazar kahramanlarını belirlerken iki yol izler. Çevresine, yaşama bakar ve oradan insan devşirir, onlara yeni bir biçim verir ya da söyleyeceklerini yansıtacak, temsil edecek kahramanlar yaratır. Ben genellikle –Dostoyevski, Shakespeare başta olmak üzere bir çok yazarın yaptığı gibi- ikinci yolu, yani kahraman yaratmayı yeğlerim. İlk bakışta bu kahramanlar gerçek değilmiş gibi gelirler, oysa durum tam tersidir. Mesela Don Kişot, mesela Hamlet. Bence roman kahramanları için önemli olan, bir insanlık durumunu simgelemeleridir. Emine’de böyle bir durum olduğunu düşünmüyorum, romanın temposuna uygun dokunmuş bir olay örgüsü var.

B.G. – Sonuçta Emine, bir erkeğin -Mehmet- hikayesine dahil olsa da Emine karakterinin etrafında geçen bir roman. Sizce İslami Burjuvazi’sine dahil kadınlar ataerkillik ve sermayenin vahşeti arasında Emine’nin yaşadığı sıkıntıları gerçekten yaşıyorlar mı? Normal şartlarda buna dair takıntılar oluşturuyorlar mı?
M.E. – Tabii elimde bu konuda geniş bir çalışma ya da istatistiki bilgi yok. Ama Emine’nin sıkıntı yaşadığı açık. Aslında soru bir anlamda kendini cevaplıyor. Eğer birisi, bu kim olursa olsun, erkek ya da kadın, sermaye baskısı altında kalırsa tabii ki sıkıntı yaşar. Baskı sıkıntıyı, sıkıntı da ‘takıntıyı’ yaratır. Hatırlarsak, üniversiteye türbanı yüzünden giremeyen kızlarla ilgili yapılan bazı araştırmalar, bu kızların türbanla özgürleştikleri, evden, baba baskısından kurtulduklarını ileriye sürüyordu. Zenginleşen ailelerde özellikle ikinci nesil erkekler, bir yolunu bulup, muhafazakar olmayan zengindaş akranları gibi yaşamanın bir yolunu buluyorlar. Onlar için tek ölçü var, eğer evlenirlerse karılarının başlarını örtmeleri. Eşlerini de genellikle başları açık kadınlar arasından seçiyorlar. Örnek, önde gelen hemen hemen bütün politikacılarımızın eşlerinin evlenmeden önce başları açık, kentli kızlar oluşu. Zengin muhafazakarların kızlarını durumuysa epeyce zor. Bir yandan modernlik, dünyanın en güzel metropollerinden birinde yaşamak, elde imkânlarr bir yandan da Orta Anadolu, ataerkil, maço yorumuyla şekillenmiş bir taşra Müslümanlığının yasaklarına, kısıtlayıcı kurallarına günlük hayatta uymak. Bu oldukça zorlayıcı bir durum. Zıtlıklar, çelişkiler içinde yaşayanlar, roman kahramanı olurlar. Emine bu yüzden baş rolde.

B.G. –  Sonuçta eski bir askerin bir Müslüman aileye girip yükselişini konu ediyor romanınız. Türkiye’de öyle bir dönemden geçiyoruz ki köşe yazarları “alnı secdeye değen” Genel Kurmay Başkanı dileklerini açıkça dile getirmeye başladılar. Romanlarında askerlere sıkça yer veren ve psikolojileri  hakkında yeterince bilgi sahibi olduğunu bildiğimiz biri olarak Türkiye’deki mevcut rütbeli askerlerin Mehmet’in yaptığı gibi ‘sevgileri’ ya da ‘meslekleri’ uğruna inançlarını ve yaşam tarzlarını değiştirmeleri mümkün mü?
M.E. –  Öncelikle bir konuyu açığa kavuşturayım. Mehmet, bir asker değil. Binlerce benzeri gibi mecburi askerlik hizmetini astteğmen olarak yapan biri sadece. İkinci olarak, soruda tutumları merak edilen generallerin ne yapacağını kestirmem uzmanlık alanımın dışında kaldığından herhangi bir şey söylemem fal bakmak olur. Zaten sorunun bu kısmı romanla da pek ilgili değil. Ama genel olarak şunu söyleyebilirim. Askerlerin –siz generaller diye okuyun- devlet yönetme ihtirası ve geleneği Roma İmparatorluğundan bu yana, yaklaşık 2000 yıldır sürüp gidiyor. Bu yüzden, konjektür uygun olduğunda alışkanlıklarını sürdürmekten kaçınmazlar. Şu aralar dönemsel bir savunma konumundalar. Bizim gibi ülkelerde darbe ya da müdahale, ABD onaylı olmadıkça, daha da önemlisi iç dinamikler de buna göre oluşturulmadıkça pek mümkün görünmüyor. Sorunun diğer kısmını da cevaplamam zor. Çünkü ben general piskolojisinden çok, savaşan insanın piskolojisi konusunda –ona da uzmanlık denir mi, bilmem ama- bilgi sahibi olduğumu söylemeliyim. Savaş, roman için her zaman önemli bir çıkış noktasıdır. Savaşlar, yıkımların yanı sıra büyük romanların da kazanıdır. İlyada, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Savaş ve Barış, Umut, Krala Veda…  Listeyi daha da uzatabilirim ama  bu örnekler bence yeterli. Ülkenin Güneydoğusunda neredeyse 30 yıldır sürüp giden, binlerce insanın ölümüne neden olan bir savaş var. Bunun yazılmamasını düşünemiyorum. Ayrıca unutulmamalı, savaş, bütün trajik temaların daha da keskinleştiği bir ortam yaratır.

B.G. – Aslında Fay Kırığı Üçlemesi Endişeli Modernler, Müslümanlar ve Kürtler diyebileceğimiz 12 Eylül sonrası dönemin üç ana grubunun sorun ve endişeleri etrafında bir üçleme. Henüz üçüncü kitaba dair bir fikrimiz olmasa da 12 Eylül bazında değerlendiğinizde 12  Eylül’ün artık sonucunu aldığını ve bu sonuçlarla mücadele etme dönemini başlatmanın mümkün olduğunu söyleyebilir miyiz?
M.E. – 3. Roman Rojin. 1993-94 de Şemdinlide geçiyor. Kabaca 12 aylık bir dönemde bölgede savaşan tarafları yansıtacak. Yani, Rojin’in dağlardaki, Mehmet’in Hakkâri Dağ Komando Tugayı, üçüncü taburundaki yaşamlarını ve tabii savaşı, savaşan insanı, savaşın çare olup olmadığını anlatacak. Tabii Rojin’in serinin ilk iki romanında yer alan Zeynep Bilmez olduğunu da söylemem gerekiyor. 12 Eylül’e gelirsek. Faşist darbe en az bir kaç nesli –biraz ağır kaçacak ama- neredeyse hadım etti. Duruma bizim   nesil açısından bakıldıldığında sonuca katlanmak çok zor. Durum içler acısı. Ülkede –şimdi bazı emekli askerler de kabul ediyorlar- solun yok edilme noktasına getirilmesi, bir çok dengeyi bozdu. Gündelik hayattan politikaya, romana, kültür hayatına uzanan sıradanlaşma, popülerlik hevesi, kişilik ve vicdani sığlaşma ve Güneydoğudaki savaş büyük ölçüde 12 Eylül’ün bir sonucu. Diyarbakır cezaevini hatırlayalım…

B.G. – Kitapta şöyle bir durum var ki, Mehmet ve eski silah arkadaşları hariç, neredeyse herkesin vicdandan çok uzak, ihtiraslarla sarılmış yaşantıları göze çarpıyor. Sizce, trajedisi olmayan bir hayattan ders çıkarmak mümkün değil mi?
M.E. –  Aslında sığ bir vicdanla sıradan bir hayat yaşamak da, biraz geriye çekilipbakıldığında görülecektir, başlı başına bir trajedi. Sırandanlık kişiyi sarıp sarmalayan bir sağlam bir kozadır. Yüz: 1981 adlı romanım, bu tür insanları anlatır.