Sanat Olayı – Ağustos 1984

 ‘Issızlığın Ortasında’ adlı romanıyla, sanat çevrelerinin gündeminde olan Mehmet Eroğlu, edebiyatla ilgisini kendi başına yürüten, çevreyle fazla ilişkisi olmayan bir yazar. Bu bakımdan, sanat dergileri okuru, onu yazılarından tanımıyor. ‘Sanat Olayı’ bunu göz önünde tutarak, yazardan, genellikle okumayı yeğlediği romancılar ve roman okumaları üzerinde düşüncelerini yazmasını istedi. Aşağıda okuyacağınız yazı, Mehmet Eroğlu’nun bir dergide yayınlanan ilk yazısıdır.

‘Kitapları anlatmak kendini anlatmaktır’

Bu sözü ilk kez 5 Mart 1971’de, ODTÜ’de, dördüncü yurdun 304 No’lu odasında duydum. Bir arkadaşla, aşağı yukarı beş saattir devam eden makineli tüfek ateşi altında tartışırken. Akışkanlar mekaniğinden söz ediyorduk ve o bana; “O kitap hiç de öyle değil, sen kendi düşüncelerini anlatıyorsun,” demişti. Haklıydı; bunu o zaman kabullenmemiştim, şimdi hakkını teslim ediyorum. Arkadaşım kimya mühendisliği öğrencisiydi ve tabii ki akışkanlar mekaniğinden haberdardı. Öfkeyle:”O iğrenç dersin serüven saplantınla ilgisi yok,” diye söylendi. Sonra ayrıldık; odanın dış duvarı delik deşik olmuştu, neredeyse yıkılacaktı; sayıları birkaç bini bulan kaza kurşunlarına kurban gitmemek için daha güvenli bir yer bulmak zorundaydık.

“Abarttığımı sanmayın, aslında bütün insanlar serüven ve tehlikeden hoşlanır. Çünkü hayatın en sıradanı bile, aslında tehlikeli bir serüvendir.,,

Ama akışkanlar mekaniği konusunda haklı değildi. Bir kanalın ya da borunun içinde akan davranışı -ikinci dereceden kabullere dayanan ünlü Bernolli denkleminin bütün ceberrutluğu ve keskinliğine rağmen-tam bir serüvendir. Mecradan kadar uzaklıktaki bir su molekülünün kesin davranışını bilen yoktur. O küçük parça insan kadar esrarengizdir. Bir yönden gelir, eğimi izler ve sonunda durgunlaşır. Hayat gibi. Kitaplar hakkındaki beğenimin ölçütü de kabaca bu olmuştur: Tıpkı su moleküllerinin davranışı gibi, olaylardaki şaşırtıcılık, hayatın eğimine benzeyen gizli bir serüven duygusu, kitapta dönen girdabın tehlikesi. Abarttığımı sanmayın, aslında bütün insanlar serüven ve tehlikeden hoşlanır. Çünkü hayatın en sıradanı, bile, aslında tehlikeli bir serüvendir. Çünkü sonu ölümle bitecektir. Değişen, insanın tehlikenin farkında olup olmamasıdır. Kimisi bu serüveni, tehlikeye iyice yakın, tehlikenin bilincinde olarak yaşar, kimisi tehlike uzakta bir şeymiş gibi (sirklerde, filmlerde) seyreder; ama her iki durumda da sonuç değişmez.

“Lisedeki sosyoloji hocam hatırlıyorum: Cengiz Bey sınıftaki ateşli bir tartışmanın ortasında ‘Sanatçıların Tanrı ile meselesi olmalı’ demişti..,,

Serüven ve tehlikeden hoşlanıyorsam, “yazarın kim?” diye sorulduğunda, neden hemen Dostoyevski diye cevap veriyorum? (Meslektaşım olduğu için değil; içime Dostoyevski kurdu düştüğünde lise ikinci sınıftaydım ve Dostoyevski’nin İnşaat Mühendisi olduğundan habersiz, biyoloji öğrenimi yapmayı düşünüyordum.) Sanırım cevap, Dostoyevski’de de serüven vardır, olacak. Hem de serüvenlerin en korkutucusu: Kişiliğin, ruhun ve tutkuların, insan hayatı, muhayyilesi içindeki serüveni. (Belki klişe bir söz, ama insan bilineni tekrarlamak zorunda kaldığında klişelerden başka söyleyecek söz bulamıyor) Dostoyevski’nin serüveninin nasıl bir serüven olduğunu, ilk kez, “cehennem akıldadır,” cümlesini okuyunca hissettim; sonraları o cehenneme nerede rast gelsem Dostoyevski’nin eğimi çok dik olan akışını hatırladım. Bu düşünceden öte, bir okur olarak Dostoyevski’den bana kalan düşünceleri hatırlamaya çalışıyorum. Birincisi; Avrupalı Turgenyev’in aksine, iliğine kadar Rus olması. İkincisi; Papaya kâfir diyecek kadar bağnaz dindarlığı. Şaşırtıcı olan üçüncüsü ise, bu iki özelliğine rağmen evrenselliği. Bu bana evrensel olmanın yolunun ulusal olmaktan geçtiğini düşünmeyi öğretmiştir. Sanırım sanatımızın nitel bir sıçrama yapıp evrensel hale gelmesi için niceliğimizi ulusallıkla beslemek zorundayız. Belki de bu nedenle yazmaya çalıştığım romanlarda -elimden geldiği kadar- son seksen yıldır sürekli olarak kendini gösteren o eylemci Türk tipini keşfetmeye, görebildiğim özelliklerinin altını çizmeye çalışıyorum. (Malatya’dan kalkıp, Dostoyevski’nin kâfir dediği papalardan birini vurmaya giden Türk gencinin serüveni bu eylemci tipinin varlığını ve önemini kanıtlamıyor mu?).

Dostoyevski’nin, çoğu belli bir insanlık durumuna adını vermiş kahramanları yanında -belki de biraz ihmal edildiğini düşündüğünden- benim ilgimi Krilof çekmiştir. Ne zaman Krilof’u okusam, çok geride, belli belirsiz, Dostoyevski’nin kendisini görmüşündür. Dostoyevski, onca keskin Tanrı inancına rağmen, Tanrı’nın varlığından kuşku duymuş olamaz mı? (Karamazof Kardeşler’deki, Dostoyevski gibi saralı olan ve “öyleyse Tanrı yok,” diye bağıran kardeşi hatırlayın.) İnsanlar genellikle yüksek sesle ve durmadan tekrarladıkları şeye inanmazlar. (Bir toplulukta tehlike kapıya geldiğinde, “korkmayalım arkadaşlar,” diye bağırandan kuşkulanın; en çok korkan ve ilk kaçacak olan odur.) Lisedeki sosyoloji hocamı hatırlıyorum: Cengiz Bey, sınıftaki ateşli bir tartışmanın ortasında, “Sanatçıların Tanrı ile meselesi olmalı,” demişti. O söz, benim için hâlâ önemini koruyor.

İngiliz casus Lawrence, -kimine göre Hz.Muhammed’den bu yana Arapları en iyi anlayan adam- Bilgeliğin Yedi Temel Direği, adlı kitabında, Tanrı’nın çölün korkutuculuğu ve ıssızlığından doğduğunu söylüyor. O kitabı, lise üçüncü sınıfta felsefe hocamız Mr. Badley’den istemiştik; vermedi. Sanırım Lawrence’ın anlamsız Türk düşmanlığından ürkmüştü. O kitabı çok sonra, bir yaz boyunca okudum. Rastlantı bu ya, okurken Türkiye’den yıllarca önce ayrılan felsefe hocamız yaz için Türkiye’deydi ve beraberdik. 1963’te “İnsanlığın bir tür olarak ortaya çıkışında herhangi bir ilahi neden yoktu” demişti. Sözlerini hatırlatınca, “Yine de aynı kanıdayım,” dedi. “İnanlar, Tanrı’yı keşfederek doğuşlarına ilahi bir neden bulmak istediler ve belki de bu nedenle biyolojik amaçlarını aştılar.” Sonra bana, Conrad’ı okumamı öğütledi; biyolog olmadığıma da üzülmüştü. Üşenmeden İngiltere’den gönderdiği Karanlığın Yüreği’ni yıllarca sonra okudum. Lawrence’tan söz ederken, neden aklına Conrad gelmişti? İkisinin arasında ne ilişki vardı? Conrad, Hıristiyan Batı Sömürgeciliğinin kuruluşunu anlatıyordu. Lawrence? Batı emparyelizminin niyetlerini. Conrad, sömürgeci uygarlıktan değil, Karanlığın Yüreği’nde anlattığı, saf ilkellikten yanaydı. (Çarpıcı bir Amerika eleştirisi olan Kıyamet filminin, Conrad’ın bu romanından yola çıkılarak yapıldığı için başarılı olduğunu düşünmüşümdür.)

Lawrence’ın bombalı batı uygarlığının geleceği var mı? Conrad’la aynı damardan gelen Malroux; “Makine uygarlığı, onu oluşturan insanlık için yüce değere sahip olmayan tek uygarlıktır,” diyor. “Sorun bir uygarlığın yalnızca bilimin ya da o anın uygarlığı olarak devam edip edemeyeceğinin, değerlerinin sürekli olarak dinden başka bir kavrama dayandırılıp dayandırılamayacağının görülmesine kalıyor”

Varmak için uzun zamandır yorularak yürüdüğümüz batı uygarlığı hakkında, batıda önemli bir düşünür sayılan, yazar olduğu kadar, Sanat Tarihçisi de olan Malroux’dan alıntılar. Epeyce karamsar değil mi? Karamsar olmasına rağmen, çıkış yolu önerenler de var: “İnsanlığın kurtuluşu, henüz biyolojik olarak pek azını kullandıkları beyinlerinin tamamından yararlanmalarını öğrenmelerinde saklıdır.” Bu sözler Koestler’in, Call-Girls adlı kitabından. Koestler kitabında, bilim adamlarını telefonla çağrılan fahişelere -Call-Girls- benzetiyor. Sözleri size inandırıcı geliyor mu? İnsanlık, beyninin kullanılan bölümünü genişlettikçe hep daha korkunç silahlar yapmadı mı? Televizyon dizilerine, filmlere bakın: Geleceğin uzayında hep savaş var. Öyleyse umut nerede saklı? İnsanda: Yenilen, ama yine de direnen, direndikçe güçlenen insanda.

Konu direnmek oldu mu sıra Morel’e gelir: Gary’nin Cennetin Kökleri’nin kahramanı, Morel’e. (Cennet’in Kökleri’ni kim Türkçe’ye çevirir, kim yayınlarsa büyük bir sevap işleyecek.) Bana göre Cennetin Kökleri”ni çok önemli bir kitap yapan, yirminci yüzyıl insanının da, insanlık onurunu teknolojik yel değirmenlerine karşı koruyacak Don Kişot’ları beklediğini anlatması… Morel; İnsanlardan nefret ettiği ve bu nedenle insan türüyle ilişkisini kestiği söylenen, savanda ve dağlarda vahşi bir fil diye tanımlanan, toplama kapında, beyinlerinde şekillendirdikleri özgürlüğün sembolü hayali fillerle Nazilere karşı direnerek kurtulan ve savaş sonrasında o filleri Afrika düzlüklerinde kıyımdan korumaya gelen bir Don-Kişot’tur. Morel, tutsakken, doğanın kalbinden kopup gelerek onları özgürlüğe kavuşturacak hayali fil sürüleriyle ayakta kalmayı başarmış; insanlık onurunun, direnmek, ne pahasına olursa olsun baş eğmemek olduğunu öğrenmiş ve sonunda insanlığın rüyası özgürlüğü insanlara karşı tek başına savunmak zorunda kalmıştır.

Onu Gary’in sözleriyle tanıyalım:

“Sanırım hiçbir şeyin yok edemediği ve ebediyen bozulmadan kalmayı başaran şeyler var. İnsanlara hiçbir şey olmayacağı gibi. İnsanlar galebe çalınması zor bir tür. Küllerin içinden her zaman gülerek ve el ele yükselme şansları var.

Morel de onlardan biri mi ?

“Morel’e gelince. Onun için her şey söylendi. Sanırım o yalnızlığın içinde ötekilerden daha fazla yol almış biriydi… Oysa bu gezegenin üstündeki insan, bulabileceği bütün dostluklara muhtaç olduğu bir noktaya varmıştır. Ve o yalnızlığın içinde, bütün fillere, bütün köpeklere ve bütün kuşlara muhtaçtır. Hâlâ aramızda yaşayan bu devasa, acemi doğa harikaları filleri koruyabileceğimizi göstermenin zamanıdır. Hâlâ öyle bir özgürlük için aramızda yer olduğunu…”

Özgürlük! İnsanların en azından dört bin yıldır uğrunda öldükleri o kavram! Hemen hemen bütün ideolojilerin ütopyası. Ütopyasız bir ideoloji neye, kime yarar? Gary, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda ortaya çıkan ideolojilerin insanlığa, inanın korkutucu yanını tanıttığını söyleyerek özgürlüğü savunuyor. Ya bağımsızlık? Ya Morel özellikle zamanımızda az gelişmiş ülkelerde görünen bağımsızlık kavgası üzerine şunları söylemektedir:

“Bağımsızlık mı ? Bu benim için yeterli değil. Ulusal bağımsızlık! Filleri korumaktan yalnızca bunun için vazgeçemem. Ulusal bağımsızlık eski, çok eski ve artık işe yaramayan bir hile. Dünyanın onda dokuzu kendine bağımsız diyen uluslardan oluşuyor. Hallerine bak. Hayır dostum, bu benim için yeterli değil. Daha çoğunu istiyorum. Daha azı için bu kavgadan vazgeçemem… ”

Bu kitabı çoğunlukla tartışılması tabu sayılan kavramlara açıkça aldırdığı, gözü pek olduğu için sever ve önemserim. Ama en önemli yanı insana olan inançtır.

Cennetin Kökleri hakkındaki sözler zavallı Saint-Denis’den söz edilmeden bitirilemez. Aklı düzenden, yüreği Morel’den yana olan Cizvit Papazı! Bir din adamı, Tanrı gibi yüce bir değere inanan bir kişi her şeyden vazgeçebilir mi? Tutkuyla sevdiği Afrika’nın geleceğinin kötü bir batı uygarlığı taklidine dönmeye mahkûm olduğunu bilmesi, onu Conrad’ın, Karanlığın Yüreği”nde savunduğu ilkelliği, Hıristiyan uygarlığına tercih etmeye mecbur ediyor. Kitabın bence en dramatik bölümü, Cizvit Papazı Saint-Denis’in öldükten sonra ağaç olmaya karar verip ilkel kabile büyücüsüyle yaptığı pazarlığı hikâye eden satırlardır. Öldükten sonra özgür fil sürülerinin gezindiği geniş Afrika düzlüklerini gören bir tepede, sabah güneşinin üzerine doğacağı küçük bir koruda, bir sedir ağacı olmayı seçmek. Cennetin Kökleri”nde ustaca yapılan şey, Malroux ve Koestler’in kültür üzerine yazdıkları metinlerde ele aldıkları kavramların, roman boyutuna çarpıcı bir biçimde yansıtılmasıdır. Ve sonuç aynıdır. Çözüm insanda, direnmeyi bilen insan soyundadır.

Döndük dolaştık yine Dostoyevski’ye geldik. “Acı ve şiddet karşısında direnme. İnsanın mahkûm olduğu kader budur.” Doğru bir söz. Ama ya benim Japon’um. Belki bazılarının ona National Geographic’in son on yıldaki sayılarında, zaman zaman rastlamışsınızdır. Adını unuttum. Zaten adına hiç dikkat etmedim. Hatırladığım, garip bir parıltıyla yanan, içine dönmeye hazır gözleri. Benim Japon, (başkalarına anlatırken onu böyle tanımlıyorum) Everest’e bir kez, Kutuplara iki kez, Amazon ormanlarına iki kez, tek başına (evet, tek başına) gidip gelmiş biri. Son gördüğüm resimde Filipinler yakınındaki, dünyanın en derin deniz çukuruna, yine tek başına inmeye hazırlanıyordu. O neyi kanıtlamaya çalışıyor? Kime meydan okuyor? Eseri olmasa da, o da büyük bir sanatçı değil mi?

Başladığımdan beri bu yazının sonunu nasıl bağlayacağımı düşünüyordum. Sanırım benim Japon bunu halletti. Tüm hayatını gökyüzünü gözlemekle geçiren ünlü Çek astronomu Tycho Brahe’nin sözleri hem onu, hem de çoğu insanın yaşama nedenini özetliyor:

“Ölüm döşeğinde Tycho Brahe bilgilerini Kepler’e armağan etti ve çılgınlığının son gecesinde şu sözleri şiir yazan biri gibi tekrarladı durdu: Boşuna yaşamış olduğum sanılmasın… Boşuna yaşamış olduğu sanılmasın…” (Carl Sagan, Cosmos).

SANAT OLAYI
TARİH : AĞUSTOS 1984
YAZAN : MEHMET EROĞLU