Nokta Dergisi – Haziran 1984

Issızlığın Ortası, Eroğlu’nun ödül kazanan romanı yeni basıldı.

Yeni bir romancı daha su yüzüne çıktı. Mehmet Eroğlu. 1979 yılında Milliyet Roman Ödülü iki genç yazara, Issızlığın Ortasında adlı romanıyla Mehmet Eroğlu’na ve Cevdet Bey ve Oğulları Adı romanıyla Orhan Pamuk’a verilmişti. Eroğlu, kendisine ödül kazandıran ve jüri tarafından çok övülen bu ilk romanının yayınlanması için tam beş yıl bekledi. Eroğlu, nihayet okura ulaşabildiği için çok sevinçli: “1979’dan yani Milliyet Roman Ödülü’nden bu yana sessiz kalmamın nedeni benim dışımda gelişen olaylardır. Issızlığın Ortasında birbiri ardına çıkan pürüzler nedeniyle basılmadı. Ama ben bu süreyi yalnızca bekleyerek geçirmedim. O tarihten bu yana üç ayrı roman yazdım: Geç Kalmış ölü, Yarım Kalan Yürüyüş ve adını henüz koymadığım bir roman daha. Hiç biri yayınlanmadı. Öte yandan beklemenin ve sessizliğin erdemine inanan birisiyimdir. Sabırlı olmak bir anlamda kişinin kendisini sınamasıdır ve çok öğreticidir”.

“Amacım ahkam kesmek, önemli toplumsal doğruları bulmak değildi ”

Eroğlu, kendi yaşamına ilişkin bir çırpıda şunları söylüyor: “1948 yılında İzmir’de doğdum. Çocukluğum aynı kentte geçti. On bir yıllık kesintisiz yatılı öğrenimden sonra 1971 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümünden mezun oldum. On üç yıldır mühendis olarak çalışıyorum. Halen bir bankada yöneticiyim. Evliyim, on yaşında bir kızım var. Yazmaya 1976 yılında karar verdim. Yazmak ya da yaratmak çabası, bir anlamda zamanla ve ölümle boy ölçüşmektir. Ortaya çıkan sonucun geleceğe kalacağı umudu, zamanı ve ölümü alt etme çabasından başka bir şey değildir. Yazarken hep bunu aklımda tutarım”

Kıbrıs Çıkartması ve 12 Mart. Issızlığın Ortası’nda Eroğlu, şimdiye değin hiç işlenmemiş bir konuyu gündeme getiriyor. 1974 Kıbrıs Çıkartması’nı, bizzat savaşarak yaşayan kahramanı Ayhan’ın dilinden anlatıyor. Ayhan, savaşmanın ve öldürmenin vahşetini iliklerine kadar yaşamış, gözleri irkiltici sahnelere tanık olmuş. İşte bu yüzden bilincini yitirerek uzun bir süre askerliği sırasında-akıl hastanesinde tedavi görmüş. Ayhan, askerlik bitimi yaşadığı kente, Ankara’ya dönünce içini koskocaman bir hiçlik duygusu kaplıyor; derin bir yalnızlık içinde buluyor kendini. İçindeki boşluk duygusunu bir başka şeyle, örneğin bir kadınla kapamaya çalışıyor ama boşuna! İçindeki yok etme isteği ilişkilerine yansıyor, öç alma duygusu onu zaman zaman sadizme kadar götürüyor. Eroğlu, romanda dün ile bugün arasında sağlam bir köprü kuruyor; bilinç akışı tekniğini büyük bir ustalıkla kullanıyor. Sayfalar ilerledikçe Ayhan’ın esrarengiz geçmişi açıklığa kavuşuyor; çocukluğu, ergenlik yılları, dostlukları, aşkları… Kimi zaman Ayhan Kıbrıs’ta. Ya savaşıyor ya da kendisini çok etkileyen Rum papazla felsefi tartışmalar yapıyor. Ayhan sürekli geçmişini aramak, kaybettiği geçmişini yakalamak peşinde. Çünkü bugününden mutlu değil. Karşısına çıkan tablo içi karartıcı: 12 Mart dönemi öncesi ve sonrası birlikte olduğu, zorlukları omuz omuza altettikleri insanların her biri bir yerde. Kimi ölmüş, kimi ihanet etmiş, kimi direnmediği, çözüldüğü için bambaşka bir kimliği seçmiş. Direnenler ise direnmenin bedelini acıyla ödemiş. İnançlarını yitiren Ayhan için bu tablo giderek dayanılmaz oluyor; içindeki acı içini kavurmaya başlıyor ve Ayhan geçmişini yakalamak üzere bir yola çıkıyor. Kaybolup gidecek mi bu yolda? İşte bu soruyu yanıtlamak okura düşüyor.

“Her şey gözlerimin önünde olup bitti”. Issızlığın Ortasında’nın konusu yalnızca bir kurmaca mı, yoksa olayın yaşanmışlığı var mı? Eroğlu, konunun kafasında belirlenmediğini, her şeyin gözlerinin önünde olup bittiğini söylüyor: “Romanda yer alan olaylar ana hatlarıyla yaşanmıştır. Yazar döneme olduğu gibi o serüvenlere de tanıklık etmiştir. Her olayın kendine özgü bir şifresi ve kurgusu vardır. Bence yazara düşen, konuyu koruyarak ayrıntıları ayıklamaktır. Issızlığın Ortasında bu yapılmaya çalışılmıştır. Romanda yer alan savaş ve papaz tipi de konuyu açığa çıkarmak için kullanılmış kurgu dekoru ve elemanıdır”.

“Tanrının anası ölüm”. Savaş- ölüm- öldürme ve yok etme Eroğlu’nu niçin bu denli ilgilendiriyor? “Issızlığın Ortasında’daki Kıbrıs savaşı kahramanın çelişkilerini açığa çıkartmak amacı ile kullanılmış bir katalizdir. Toplumsal ve politik tanımının ötesinde savaşın, kişinin bilincinin, güçlülüğünün, sürdürdüğü dengenin hatta varlığının sınandığı bir insanlık durumu olduğu kanısındayım. Savaşlar yazarlar için bu nedenle ilginç olsa gerek. Ölümün korkutuculuğunu bile bastıran sihiri ise, Tanrı kavramı ile ayrılmazlığı ve özünde insan eylemlerinin ana nedeni oluşudur. Ben, teknolojinin, sanatın, insan soyutluluğunun, kısacası uygarlığın ölüme dayanabilme, belki de katlanabilme içgüdüsünden kaynaklandığını düşünürüm. Öte yandan yazarken hep düşündüğüm diğer bir konu da, insan beyninin ürettiği en soyut kavram olan Tanrı’nın anasının ölüm olduğudur. Öldürmek, tıpkı yaratmak gibi, Tanrısal bir eylemdir. Hayvanların Tanrısı yoktur belki de bu nedenle salt öldürmek amacı ile öldürmezler. Öldürme, yok etme dürtüsü yalnızca insana özgü bir davranıştır ve bence bir anlamda insanların Tanrı yerine geçme kompleksidir”.

12 Mart’ı deşmek düşüncesi. 12 Mart döneminin izleri, burukluk, kırıklık, dağılma. O insanlar gerçekten, tıpkı Ayhan’ın dediği gibi toplu intihar mı etmişlerdi? Yazar, niçin bu döneme eğilmek gereğini duymuştu?

“Niçin mi? 1967-1972 dönemine eğilmemin birinci nedeni o döneme tanıklık etmiş olmam. İkincisi 1697-1972 döneminin, toplumumuzu Jön Türklerden beri periyodik olarak etkileyen olaylarla bağlantısının olduğunu düşünmem: Radikalizm, toplumdan kopma, kültür yabancılaşması gibi dürtülerle harekete geçen kişileri övmeden deşmek düşüncesi… Toplu intihar sorununa gelince; olanları ve sonuçları bir mantık süzgecinden geçirirsek, kahramanlık, şövalyelik, kurtarıcılık, kendini feda etme içgüdüleri ile karşılaşırız ki bu kavramların sonu da toplu intihardır”.

“Acılar elimi yaktı”. Yazarın sekiz yıl önce yazdığı romanı üzerine söyledikleri bunlar. Ama Eroğlu “bir nokta daha var” diyor ve sözü noktalıyor: Romanın açık yüreklilikte, herhangi bir ön yargıyla yazılmadığını fark ediyorum. Amacım ahkam kesmek, önemli toplumsal doğrular bulmak değildi ve bence hala bu özelliklerini koruyor. Bence toplumsal olaylar ve bireysel örgünün dengesi gayet iyi. Kitap basıldıktan sonra elime aldığımda, sahifelerindeki acılar yine elimi yaktı”

NOKTA DERGİSİ
TARİH           : 11-17 HAZİRAN 1984
SAYI              : 16
SAYFA          : 54-55
YAZAN         : ŞULE BÜYÜKÇİZMECİ