Tempo Kültür Sanat – Şubat 1989

Eroğlu 68 Kuşağını Yazmayı Sürdürüyor

Yıkık şövalye romantizmi

“Adını Unutan Adam”,  Mehmet Eroğlu’nun Dördüncü Romanı. Kahramanlar Yine 68 Kuşağı Militanları. Kurgu Yine Sinematografik. Yalnız Bu Kez Fantastik Yanı Daha Yoğun.

Klasik soruyu sormadan edemedik: “En çok etkilendiğiniz yazarlar? Adını Unutan Adam’la romanlarını dörtleyen Mehmet Eroğlu sıralıyor: “Conrad, Malraux, Gary Greene, Semprun… Bizden Orhan Kemal, Yakup Kadri, bir ölçüye kadar Attila İlhan… “Hayret, Dostoyevski’yi saymadı! Meğer sona saklamış:” “Ama tabii ki hayatımın yazarı Dostoyevski!”

Ne var ki Eroğlu dönüp dolaşıp Don Kişot’un yeldeğirmenlerine saldırmasını yazıyor. “Yeldeğirmenleri aslında her yerde var” diyor ve ekliyor: ”Benim için önemli olan, insanların yeldeğirmenlerine saldırmadan önce yaptıkları değil, tam o saldırı anı…”

Erkek Kahraman,

Buradan Eroğlu’nun kahramanlarına varıyoruz. 68 kuşağının militanlarına. Devrimi yapamamanın kırıklığı içinde, mutlak bir dünyeviliğin göbeğinde, işkencede sınadıkları dirençlerine, değerler erozyonuna karşı yeniden dört elle sarılan 40’larına yaklaşmış  “erkeklere.”

“Bir kere ben bir erkeğim. Sonra hayatım hep yatılı okullarda geçti. Yıllardır süren dostluklarımın çoğu erkeklerle…” Eroğlu hiç de rahatsız değil bu olgudan.

Tabi kadınlar da var romanlarında. Ama genellikle erkek kahramanların gölgesi, eki olarak. Alabildiğine gizemliler. Siyah beyaz Hollywood filmlerinin güzellerini çağrıştırıyorlar. Eroğlu da katılıyor bu tespite: “Ama o kadınlar çok hoş değil mi?” Adını Unutan Adam’daki Petra’nın ise farklı olduğunu belirtiyor. Bu farkı bize yazmasını istiyoruz. Alıyor kalemi, “Petra’yı sevmek kolay değildir” başlığıyla başlıyor yazmaya. (Eroğlu asla daktilo kullanmaz yazarken!)

68 Ölmedi Daha

“Mehmet Eroğlu, kendi kuşağını, 68’i anlatmayı dördüncü romanı, Adını Unutan Adam ile noktaladı. Fantezileri daha yoğunlaştırarak, kurguyu daha mükemmelleştirerek.”

Hiç sıradan insanları yazmadığını söylüyor Eroğlu, “Şövalye ruhlu” insanların kuşağı 68’i yazıyor. Bu, bizzat yaşadığı kuşak. “O dönemin insani değerlerinin olağanüstü olduğunu düşünüyorum”  diyor. Ve döneme damgasını basan yönün “romantizm” olduğunu söylüyor.

Son romanında “anlamsız” denebilecek “gerekçelerle” Filistin’de döğüşen (Yoksa başka bir yer mi?) Türk devrimcileri yazıyor. Gülmeyi önemseyen, marulları çiğnememek için hayatını tehlikeye atan, bir İsrailli pilota karşı 32 başka tutsakla birlikte takas edilmeyi sindiremeyen kahramanlar.

Dili yine sinemaya çok yakın. Fantezinin dozu ise daha fazla. Soruyoruz, yanıtlıyor: “20. yüzyıl görsel bir yüzyıl. İnsanlar televizyon izliyor, gazete okuyor. Romanlarıma sinemasal denilmesi, imajlarının güçlü olmasından…”

Eroğlu, romanlarında “atmosfer” olduğuna, “insanlık durumunu” anlattığına inanıyor. En büyük kaygısı ise evrensellik. Romanlarının yıllar sonra da önemsenmesi. Militanlar varoldukça kaygılanmasına gerek yok. Varolacağa da benziyorlar. Fakat 68 ruhunun tekerrür etmesi olanaksız!

“Eroğlu ütopyasız, dolayısıyla romantizmden yoksun ideolojilerin uzun ömürlü olmadığına inanıyor. Kahramanlarını geçmişlerinin peşine düşmüş yıkık devrimcilerden seçiyor.”

Yazar Romanını Anlatıyor

Petra’yı Sevmek Kolay Değildir.

Romanda hem 1968’de, hem de 1986 ‘da yirmi sekiz yaşını süren, esmer, kıvırcık saçlı, kısa etekli, güzel ve güzel olduğu kadar da güzelmiş gibi davranmayı bilen bir kız çizilir. Bu, romanın kadın kahramanı Petra’dır. Petra yaşlanmaz: Petra’nın nereden edindiği belli olmayan, şaşırtıcı parlaklıkta, içinde zaman zaman birbirini batıran renklerin çarpıcı bir uyumla kat kat yığıldığı gözleri, biçimli, ancak uykuda olan dudakları ve öpüldükçe güzelleşen bir yüzü vardır. Petra onu sevenleri mutlu etmek için bazen aşıklarına küçük parmağını verir; bilinenle bilinmeyenin sınırı dizlerini öper. Göğüsleri hassastır ve gece yarısı birdenbire karnı acıkır.

Böyle bir kadına aşık olmak kolay gibi görünür insana. Biz hemen hepimiz. 1986’lerde Petra’ya aşık olduk. Çünkü Petra’yı sevmenin dünyayı sevmek olduğunu biliyorduk. Çoğumuz –bilinçli olmasa da- bu aşkın, -her güzel şey gibi- ölümcül tehlikeler içerdiğinin de farkındaydık. Yine de Petra’yı sevmekten alıkoyamadık kendimizi. Petra’ya aşık olmak kolay, ama onu yıllar boyu sürecek bir biçimde sevmek ise zordur. Petra’yı sevmek keskin bir bellek ister; Petra’ya aşk unutkanlığa gelmez. Eğer onu bir an için bile aklınızdan çıkarırsanız yanınızdan geçer gider ve bir daha göremezsiniz onu. Eğer Petra’ya aşıksanız katlanmak zorunda olduğunuz bir zorluk daha vardır: Eşitsizlik. Siz Petra’ya hükmedemezsiniz, ama Petra size hükmeder; tüm yaşantınızı bir anda değiştirip yeni bir biçim verebilir.

Bütün bunlara rağmen güzel bir şeydir Petra’yı sevmek. Öylesine güzeldir ki, çoğu zaman ölüm bu aşkı kıskanır ve Petra’yı elinizden almak için karşınıza çıkar. Yine de zor ama güzel şeydir Petra’yı sevmek. Çünkü ölümü yenip, ölümsüzlüğe adım atmanın bir yolu da Petra’yı sevmiş olmak ya da en azından sevmeye kalkışmaktır.

TEMPO/KÜLTÜR SANAT 

TARİH  : 12-18 ŞUBAT 1989

YAZAN  : RUŞEN ÇAKIR