Nokta Dergisi – Şubat 1989

“Unutmamak var olmaktır”

1979 yılından bu yana romanları büyük ilgiyle karşılanan Mehmet Eroğlu’nun son romanı yayımlandı. Eroğlu”unutmayanlar”a ithaf ettiği romanının arka planını Nokta’ya anlattı.

“El bombasının basıncı tepeyi aşıp kaybolunca, kız midesinin bulantısı geçmiş gibi başını ellerinin arasından çıkarıyor. Şişeyi yana bırakıp gülümsüyorum. Bomba gürültüsüne iyi gelen ilaç gülümsemedir. Keşke ölüme de iyi gelseydi…” 1969’da Ölüdeniz’le Şeria Irmağı arasındaki bir tepede adını unutan genç bir adamın on sekiz yıl sonra adını arayışını anlatan bir romandan bu satırlar; Mehmet Eroğlu’nun okurlarının üç yıldır merakla bekledikleri son romanı “Adını Unutan Adam” dan.

Edebiyat dünyasına 1979 yılında Milliyet Roman Ödülü’nü kazanan “Issızlığın Ortasında”yla girmişti Eroğlu. Başarısını 1985’te “Geç Kalmış Ölü”, 1986’da “Yarım Kalan Yürüyüş” adlı yapıtlarıyla sürdürmüştü. Bir bakıma 68 kuşağını anlatan romanlarının son halkası “Adını Unutan Adam.” “Bu kadarı yeter, artık 40 yaşımı geçtim” diyor Nokta’ya Eroğlu. Şunu da vurguluyor: “Son romanım 68 kuşağı için bir ağıt. Romanlarımın çizgisine bakarsanız, o kuşak için eleştirel bir ton görürsünüz. Tersini yapıp önce ‘ Adını Unutan Adam’la başlasaydım, yani önce ağıtı yaksaydım, herhalde büyük alkış toplardım. Daha değişik bir Mehmet Eroğlu imajı oluşurdu. Ne var ki, dost acı söyler…”

“Elimi uzatıp onu yattığı yerden kaldırıyorum. Birlikte aşağıda gecenin içinde açmış bir gülü andıran aydınlatma fişeğinin tel tel soyulup kayboluşunu izliyoruz. Dakikalar sonra gece yine siyahlaştığında Ali’nin yanında, yerde yatan üç gövdeyi fark ediyoruz. Biri asker, ikisi parçalanmış köpek cesedi.”  “68 kuşağı çok değişikti”diye anlatıyor Eroğlu. “Daha kozmopolit olan 78 kuşağına göre, her şeyden önce hemen hepsi üniversiteliydi. Kendisine ısmarlanmayan bir kurtarıcılığa soyunmuştu. Davasına içten bağlanmıştı. Faturasını da sesini çıkartmadan ödemiştir.” Buraya kadarı aslında tarihçilerin ve ideologların ilgi alanı. Ama Eroğlu bu kuşağın romancılara ait olan yanının altını çiziyor: “Ölüme yakınlık…” “Onlar yaşanmaya değer bir hayat adına kendi hayatlarından vazgeçme” fikri karşısında büyülenmişlerdi sanki. “Bu romanda bütün bunların yanı sıra ilginç bir insanlık durumu da var” diyor romancı. “İki kişi hayatla ölüm arasında seçim yaparken ‘hangimiz daha cesur’ diye birbirlerini ölçüyorlar.” Kura çekme sahnesinden söz ediyor Eroğlu. Şimdiye kadar yazdığı romanlarının hep kahramanlarıyla anılmasının nedenini de bu noktada buluyor. “İnsanlara, insanlık durumlarına eğiliyorum. Benim severek okuduğum yazarlar da bu damarı izleyen yazarlardır.” Sonra ekliyor Eroğlu: “Adını Unutan Adam’da bir olay var; benim için çok önemli. Roman kahramanlarından biri İsrailli pilota karşılık serbest bırakılan 33 tutuklunun arasındadır. 1/33 olmayı kabullenmek kolay değildir. O kuşak bunu kabullenemez…”

Bir solukta okumak. Mehmet Eroğlu’nun romanları bir yönleriyle Türk romanında pek rastlanmayan bir özelliğe yaslanıyorlar: Yalnız olay örgüsünü ve sonunu değil, bir sayfayı okurken, ardından gelen sayfayı merak ettirmek. Hem bilinen kalıplarıyla edebiyatın içinde kalmak, hem de bir casusluk romanı gibi okuru heyecanlandırmak.

“Bu yüzyılda insanlar dergi, gazete okuyorlar ve en çarpıcısı televizyon izliyorlar. Bu insanların bizim kitaplarımızı da okumaları gerekiyor. O zaman bir solukta olmasa da, bir buçuk solukta okumalılar. Atmosferin içine girip dağılmadan orada kalmalılar” diyor Mehmet Eroğlu. Neden böyle bir üslubu seçtiğine gelince de şöyle yanıtlıyor: “Belki çok briç kitabı okumadan, briç oynamamdandır.”

“Pekâlâ siz ne öğrenmek istiyorsunuz? Eşcinsel olup olmadığımı mı? ‘Adınızı’ diyor kadın, hiç beklemeden… Kahkahalarla gülüyorum; susunca soruyor: ‘Neden güldünüz?’…”  1980 sonrası Batı romanında, özellikle Milan Kundera ve Umberto Eco’nun yapıtlarıyla öne çıkan gülme teması “Adını Unutan Adam” da da ağırlıklı bir yere sahip. Eroğlu’na bakılırsa “bu romanda gülme politik bir yüklem taşıyor.” Neden mi? “Birçok yerde söyledim. Bizim kuşak partisizdir. Bu çocukların en zayıf ve en güçlü yanları partisizlikleriydi” diyor. “O yüzden asık suratlı değillerdi. Birçok şeyin gülünerek de yapılabileceğine inanıyorlardı. Sonra unutmayalım: Bütün ideolojilerin, ütopyaların nihai hedefi insanları mutlu etmek yani güldürmek değil midir?”

Eroğlu’nun yapıtlarında ağırlığını hissettiren bir başka tema da korku. Yazar, romanlarının kahramanları gibi düşünüyor bu konuda… “Cesaret tehlikeyle baş edebilir ama korkuyla baş edemez. Esas cesaret korkarak da olsa devam etmektir. Ama hayatını tehlikeye atmak çok büyüleyici bir şeydir. Rüyaya benzer, oysa biliyoruz rüyalar gerçek şeylerdir.” Kitabın ilk sayfasında büyük harflerle “Unutmayanlar için” ithafı var. Eroğlu’nun unutmamak nedir, sorusuna yanıtı kısa: “Unutmamak var olmaktır.” Ya Petra? Üç genç adamın hayallerini kurcalayıp duran o kadın… Adı neden Petra? Eroğlu “Tabii başka bir ad da olabilirdi” diyor, “ama Petra bir Alman adı. Ve baskı olan, baskıdan söz edilen her yerde bir Alman olmalı…”

Yazmak bir dengeyi tutturmak. Bir mühendis Mehmet Eroğlu. Günde 12 saatini mühendisliğe ayırıyor. Bir yandan belli bir iş ve hayat rutini, öte yandan ütopyaları için hayatlarını ortaya koyan roman kahramanları üretmek! “Yazmak hayatımıni dengesi” diyor Eroğlu. “Doğrusu iddialı bir mühendisim, işimi de iyi yapmak isterim. Ancak yazmak olmasaydı yaşamak çok zor olurdu.”

“Gerçek hayat, yaşamak istediğimizle yaşadığımızın arasında kalandır, diyen yanılıyor. Gerçek hayat, köpeklerle aramızda giderek kısalan uzaklık; ve biz onun sonuna doğru koşuyoruz. Önde Tarık, arkada ben… Düşüncelerimi köpek havlamaları kesiyor. Canı cehenneme köpeklerin. Ölüm denilen şey nedir; unutmak mı, yoksa unutulmamak mı? Belki de…”

“Dost acı söyler”  diyor Eroğlu. Romanındaki eleştirel ton belki de bu sözde gizli…”

NOKTA  

TARİH           : 19 ŞUBAT 1989

SAYI              : 7

SAYFA          : 70

YAYIN/ ADINI UNUTAN ADAM