Çerçeve Dergisi – Mart 1989

Sınayanlar.. Sınananlar.. Ve Sınav

Mehmet Eroğlu edebiyatın, bu arada öykünün ve romanın bir sözcük oyunu haline getirdiği, kişilerin, insanlık durumlarının evrensel değerlerin sözcük labirentlerinde boğulduğu ve bunun esas kabul edildiği bir dönemde insana dokunmayı, onu sınamayı, onu bütün ‘ihtişam ve sefaleti’ içinde ele almayı benimsiyor.

Mehmet Eroğlu, herşeyden önce tavır alan bir yazar. Taraf olmaktan çekinmiyor. Aksine bunu bir varoluş nedeni olarak koyuyor. Bu nedenle de kitabının başına ‘unutmayanlar için’ demiş. Bunun doğal bir uzantısı olarak da Eroğlu unutanları, daha doğru bir deyişle münkirleri, korkak ve dönekleri yargılıyor. Yargılamakla birlikte Eroğlu’nun bunlara yaklaşımı onları ‘yok saymak’ biçiminde belirmiyor. Onları da kuşatan, onları da bir insanlık durumu olarak kabul eden, saptayan bir tavır içinde görülüyor. Eroğlu’nun romanını etkin, Eroğlu’nu da güçlü bir romancı konumuna getiren özelliği işte bu noktada düğümleniyor.

Daha önceki yapıtları için de yazıldı. Burada bir kez daha tekrarlanmasında da sakınca yok: Mehmet Eroğlu edebiyatın, bu arada öykünün ve romanın bir sözcük oyunu haline getirdiği, kişilerin, insanlık durumlarının, evrensel değerlerin sözcük labiretlerinde boğulduğu ve bunun da esas kabul edildiği bir dönemde insana dokunmayı, onu sınamayı, onu bütün ‘ihtişam ve sefalet’ içinde ele almayı benimsiyor. Giderek yapıtı bir çatışmalar yumağına dönüşüyor. Daha önceki romanları biraz daha uzundu. Bu kez daha kısa bir roman olmasına rağmen Adını Unutan Adam da en az diğerleri kadar yoğun bir kurgunun üzerine oturuyor. Bu yoğun kurgu biraz ötede insan değerlerinin, düşüncesinin tartışıldığı, hatta kesilip biçildiği bir alana dönüşüyor.

İnsan kendi kendisinin-kurdu mudur, yoksa insan bir başkasının kurdu mudur sorusunun çıkış noktası olduğu bu büyük sınavda verilen yanıtlar, bu kurgu yoğunluğuna ve bu çatışmalar zincirine bağlı olarak sığca (bu yazarın tavır almasına engel değil) oluşturulan kişilik de bir tek olmuyor. Hem teker teker romanı meydana getiren tipler derinlik ve anlam zenginliği kazanıyor hem de belirli bir dönemin, belirli bir toplumun profili kalın çizgilerle saptanıyor. Giderek ideolojik bir arayış kendisini gösteriyor.

İdeoloji sözcüğünü burada en geniş anlamıyla değerlendirmek gerekir. İdeoloji bir kısıtlama, bir yalıtma öğesi değil. Eroğlu’nun romanlarında bireylerin tipikliği onların ‘keskin’ yanları ile geliştirildikten sonra ideolojik yönsemeleri de sadece sınıfsallıklarına, sadece bireyselliklerine yönelik olmaktan çıkıyor. Neredeyse insanın ortak bilinçaltı denebilecek birtakım kavramların egemen olduğu bir dünyada, evrensel değerlere verilmiş yanıtlar olarak beliriyor ideoloji olgusu. Bunun da ele alınan roman bireyinin hem sınıfsal konumunu saptadığını hem de  onu bir varlık nedeni içinde ‘insan’ olmaya doğru ittiğini, ayrıca söylemeye gerek yok.

“ Mehmet Eroğlu – İnsanı ‘ihtişam ve sefaleti’ içinde ele almak.

Eroğlu’nun Adını Unutan Adam isimli romanı kabul edelim ki tuzaklarla dolu bir kitap. Eğer üstünkörü bir okumayla ele alınacak olursa bu romanın şu ya da bu biçimde tanımlanması mümkündür. Yani romanın ancak bir tek boyutu vurgulanabilecektir. Oysa belli ki Eroğlu, romanını o sağlam kurgunun üzerine boşuna oturtmamış. Romana çeşitli acılardan bakılarak yaklaşılabilmesi için adeta tıraş edilmiş bir elmanın yüzeyinden yansıyan kırılmış ışıklar gibi onu çeşitli katmanlarda kristalize etmiş.

Bir yanda romanın evrensel değerlerini simgeleyen tipikliği var. Evet, roman bireylerinin tipikliğinin ötesinde, romanın tipikliği söz konusu. Bu tipiklik elbette kurgunun dolaylarında gelişiyor. Burjuva yazısının (yazınının değil) tıkızlaştığı, bunaldığı, yorulup kısıtlandığına ve her şeyin onda düğümlendiğine inanan birisi olarak (bu romanın bütün satırlarına sinmiş bir yaklaşım) romanın ve dolayısıyla yazının hâlâ söyleyecek sözü olduğunu kanıtlıyor. Adını Unutan Adam roman olarak ele aldığı, tartıştığı kavramlar bir yana salt bir roman olarak ayakları üstünde durabilen bir yapıt. Sarkmayan, tökezlemeyen bir yapı.

İkincisi, roman simgelerle örülmüş dense yeridir. Getirilen roman dinamiklerinin hemen tümü okuruna alıştığı tavırları sarsıyor. Tek tek bireylerin diyaloglarında ortaya koydukları tavırdan başlayarak bu yaklaşım etkinliğini o bireylerin yaşama serüvenlerine ve evreni ve dünyayı algılayışlarına kadar uzanıyor. Öyle ki bir noktadan sonra adını unutan adam ya da Tarık inancıyla özdeşletirdiği bedeninin olağan her türlü duyum eşiğini aştığına kendisi de şaşıyor. Şaşıyor sözcüğünü özellikle kullanıyorum. Çünkü Eroğlu’nun romanlarındaki tiplerin hemen hiçbir tanesi verili değil. Yani bu tiplerin belirli olaylar karşısında nasıl davranacağını bırakınız okura ve yazarı, tipin kendisi de bilemiyor. Onları sarih kılan çok önemli bir özellik bu.

İkincisi romanda yer alan tiplerin her birisi aynı zamanda ikincil anlamları yada simgesellikleri de bünyesinde topluyor. Petra, amca, hatta Tarık, Al… Tümü bir başka kavrama gönderiyor okuru. Petra, evrensellikten öte dünyeviliği simgelerken ona sahip olmak isteyen gençlerin doğrudan doğruya ‘sahip olmaya’, ama sıcak, yapıcı ve insancıl anlamda sahip olmaya, yani birtakım şeyleri dönüştürmeye ve yeniden üretmeye yönelik anlamda sahip olmaya yönelik tutkusunu simgelerken Amca belli ki evrensel bir kalıcılığın, ölümsüzlüğün yıldızı olarak yaşamlarına ağmaktadır.

Bu Eroğlu’nun romanlarında şaşırtıcı bir şey değil. Daha önceki romanlarında da her bireyin imlediği bir başka anlam söz konusuydu. Kurtarıcılık, direnç, vazgeçme… Elbette bu insanlık durumlarının her birisi ‘bir tür’ insanla verilecek, belirlenecektir.

Romanın birinci katmanını bu öğelerin oluşturduğunu saptadıktan sonra özellikle söylenmesi gereken bir başka şey şu: Türk toplumu roman geleneği içinde çeşitli nedenlere bağlı olarak insan tepkisini evrensel bir sınamanın içinde tutmuş değildir. Birey olma serüvenini yaşamamış bir toplumdan bunu beklemek de güçtür. Toplumsal olarak ve uzun süreli acı çekmemiş kişilerden oluşmuş ve temel dürtüsü (başkaları gibi )( davranmak olmuş insanlar arasında elbette Eroğlu’nun anlattığı ‘şeylerin’ önce yaşanmasında bir tedirginlik olacaktır. Nitekim romanda yer alan bireylere bakınız. Az önce de belirtmiş olduğum gibi, onlar dahi olayların kendilerini nereye iteceğini önceden bilemiyorlar. Bu anlamda onlar da yaşadıkları olayları önyargılarla yaşamıyorlar. Olayların içinde pişerek ir gelişme süreci izliyorlar. Bu nedenle daha önceki romanları için söylediğim bir şeyi burada da tekrarlayarak diyeceğim ki Eroğlu’nun romanları aynı zamanda bilinçlenmenin, ama bireyleşmeye yönelik anlamda bilinçlenmenin romanıdır. Bu tavrın doğal uzantısı romandaki bireyin yaşadığı olaylara ve roman okurunun da o bireyin yaşadığı gerçeklere, o sınamadan çıktıktan sonra varacağı kavşaklara karşısındaki tepkisidir. Yani birey kendisine yabancılaşacak mıdır? Kendisini inkâra mı yönelecektir, yoksa kendisini muhteşem bir yazgı olarak mı kabul edecektir. İtiraf etmek gerekir ki Adını Unutan Adam’da otuz iki dişin uyuşturucusuz sökülmesini anlatan işkence saatleri bittikten sonra kitap bir senfoninin büyük kreşendosunu yaşaması ve onun ardından yeni bir atağa hazırlanmadan önce bir süre yumuşak tonlarda kalmasına benzer bir gelişme göstermektedir. Kitap iç içe gelmiş bu iki doruğun çevresinde gelişiyor. Birinci bölüm roman bireyinin yaşadığı ve kendi bilinçlenmesini gerçekleştirdiği oluşumlardır. İkinci doruk ise Petra’nın ve Amca’nın simge olduğu ve okurun evrensel varoluş ve insanlık değerleriyle sınandığı bölümdür. Bu bölümde Adını Unutan Adam’ın yaşadıkları bir sınav sorusu olarak okura yöneltilmekte ve (bu defa) okur sınanmaktadır. Eroğlu’nun kitabını bu denli etkin, etkileyici ve ideoloji üreten bir roman yapan da budur.

ÇERÇEVE

TARİH  : MART 1989

SAYI     : 42

SAYFA  : 13

YAZAN  : HASAN BÜLENT KAHRAMAN