Vatan Kitap, Caner Almaz, Ocak 2018

Aşkın yakıcı ve yıkıcı tarafı

Mehmet Eroğlu “Kıyıdan Uzakta”da aşka bambaşka bir açıdan yaklaşıyor ve kendi tarzının oldukça dışında bir deneyimi okurlarına ustalıkla sunuyor.

Mehmet Eroğlu, hiç kuşkusuz ki yazdığı romanlar ve aldığı ödüllerle edebiyat dünyamızın kıymetli yazarlarından birisi. Siyasi ve askeri baskılar, yazdığı romanların yayımlanmasını yıllarca ertelese bile, okurunu bulmuş, çokça okunmuş, kıymeti bilinmiş ve hâlâ üreten bir yazar. 

Hevesle ve iştahla yazmaya, üretmeye ve kuvvetli eserler sunmaya devam ediyor; yıllar ilerledikçe, onun güçlü kaleminden dökülen tesirli eserler, hem yazma uğraşında olanlar hem de edebiyatseverler için adeta bulunmaz nimet. “Adını Unutan Adam”, “Issızlığın Ortasında”, “Yarım Kalan Yürüyüş” ve sonrasında gelen romanları, yetkin dilini bizlere alıştıran, sevdiren kitaplar oldu. Mehmet Eroğlu, daha fazla okunmayı, sevilmeyi, anılmayı hak eden bir yazar. 
İlk romanı “Issızlığın Ortasında” ile ilgili ufak bir anektodla devam etmek istiyorum.

1979 yılında Milliyet Roman Ödülü’nü Orhan Pamuk’un ilk adı “Karanlık ve Işık” olan, sonrasında “Cevdet Bey ve Oğulları” olarak yayımlanacak kitabıyla paylaşır. Pamuk’un kitabı yayımlanır ve adı duyulmaya başlar. Fakat Mehmet Eroğlu’nun kitabı darbe sonrası askeri yönetimin baskısı nedeniyle beş sene sonra yayımlanabilir. Aynı yıl aynı ödülü almış iki yazarın kitaplarına yönelik farklı uygulamalar, dönemin nasıl baskıcı bir durumda olduğunu bugün bile bizlere gösteriyor.

“Kıyıdan Uzakta”, Eroğlu’nun geçtiğimiz sene yayımlanan “Mermer Köşk”ten sonra kaleme aldığı bir diğer aşk temalı romanı. Hepi topu 99 sayfadan oluşan kitapta Eroğlu, yılların olgunlaştırdığı kaleminin hünerini bizlere sunmaktan çekinmiyor. Başlangıcından itibaren içine girdiğimiz dünyada gördüğümüz betimlemeler, her şeyi canlı kılıyor. Avşa Adası’nda anlatıcı karakterimiz Zühal’le beraber uzun bir mektubun başına oturuyoruz. Mektubun başından itibaren Zühal’in karamsar, umutsuz, çaresiz ve açıklama yapmaya dahi gücünün olmadığı fakat anlatmaktan, yazmaktan başka çıkış yolu bulamadığı hüznünün içerisine giriyoruz. Su gibi duru anlatım, bir tablonun renkliliğini andıran canlı betimlemeler; tüm bunların yanında insanın zayıf yanlarının da olduğunu unutturmayan bir olay örgüsü ve kurgu. Eroğlu, bizi durgun suların öncesine götürüyor; bir fırtınaya.

Zühal, senelerdir evli olduğu Selim’i, annesi Müyesser Hanım’a bakmak bahanesiyle terk ediyor. Müyesser Hanım hastadır ve aylardır Avşa Adası’ndaki evinde ölümü beklemektedir. Zühal ise çocukluğundan beri hiç sevmediği annesinin yanına gitmeyi bir kurtuluş olarak görmüştür. Çünkü Selim’le yıllardır aralarında oluşan ve düzelmeyen duygusal bağ, bir evreden sonra geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Zühal, kendisini ve kadınlığını keşfetmesini sağlayacak duyusal evrimi bir gece aynada kendisine bakarken yaşamaya başlar. Selim’i tanıştığı ilk günden itibaren sevmiş ama hiçbir zaman tutkuyla âşık olmamıştır. Senelerce ona âşık olmaya çalışmış fakat bunun öyle düşündüğü gibi bir şey olmadığını fark etmiştir. Aralarında yıllar içerisinde büyüyen yalnızlık, ikisininde farkına varmaya başladığı somut bir boyuta erişmektedir.

Selim, üniversitede öğretim görevlisidir ve düşünceli, çok konuşmayan, insanların kendisini anlamasını beklemeyen bir karakteri vardır. Felsefeye ve varoluş düşüncesine düşkün olduğunu Zühal’ın onun ağzından yaptığı alıntılardan anladığımız Selim, daha önce Fikriye ile evlenmiş fakat bu evliliğinde de başarısız olmuştur. İlk evliliğinden olan kızı Melek, annesi ile beraber Almanya’da yaşamaktadır.

Ne olduysa olur ve Zühal’ın varoluş sancılarının iyice somutlaştığı, mide bulantılarının arttığı bir dönemde, Selim’in kızı Melek, okulunda karıştığı olaylar nedeniyle uzaklaştırılır. Fikriye kızını babasının yanına geçici olarak yollar. Evinde iyice yabancılaştığı bir adamla yaşama konusunda sıkıntılar çeken Zühal, bir de Melek’le zoraki zamanlar geçireceğini düşünmeye başlayarak iyice karamsarlığa düşer. Fakat her zaman düşündüklerimiz başımıza gelmez. Bizleri şaşırtan büyük olayların çoğu, hiç ummadığımız şeylerden doğar. Zühal ve Melek’in arasında Selim’in hiçbir zaman fark etmediği bir çekim oluşur.

Zühal’le Melek’in aşkı
Tüm yaşantısının değiştiği nokta, hayatının katarsisi buradadır. Melek’e âşık olur.
Bu durum Zühal’in hiç beklemediği, ummadığı, tahmin edemeyeceği bir haldir. Ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini bilemez. Melek’le yaşamaya başladıkları her şey; gizli gizli bakışmaları, alış verişleri, sadece ikisinin anlam yükleyebileceği hareketleri, birbirlerini kıskanmaları Zühal’in yeniden hayata bağlanmasına vesile olur. İçinde bulunduğu çıkmaz ise, Zühal’in yazmaya başladığı bu uzun mektubun, Avşa Adası’na kaçışısının temelini oluşturmaktadır.

Tüm bu duygusal gel-gitlerin, sevinç ve yıkımların yaşandığı, okuduğum satırları düşünürken aklıma Ingeborg Bachmann’ın şu meşhur sözleri geldi: “Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar…”

Duyguları söz konusu olduğunda, insanların karar verme yetilerini hangi ürkütücü noktalara taşıyabildiğini gösteren bir roman “Kıyıdan Uzakta.”

Mehmet Eroğlu, bambaşka bir açıdan aşka yaklaşıyor ve kendi tarzının oldukça dışında bir deneyimi okurlarına ustalıkla sunuyor. Umulmadık açılardan, denenmemiş şekil ve biçemlerde nitelikli eserler üretebilmek, çok az yazarda görülebilecek bir yetenektir.

Bir söyleşisinde annesinin hiç aşk romanı yazmamasından yakındığını ve bunun üzerine “Mermer Köşk”ü kaleme aldığını söylüyor Mehmet Eroğlu. “Kıyıdan Uzakta”da da aşkın biçimlerine sorgulayıcı bir üslûpla yaklaştığını görüyoruz. Hem hüzünlü, hem düşünceli, hem saf, hem de “başka” bir roman okumanın hazzını yaşadığımı söylemeliyim.

Vatan Kitap, Caner Almaz, Ocak 2018