Yılmaz Ruhi Demir, Milliyet Kitap Eki, Ocak 2018

Bir tür Bovary hikayesi

Mehmet Eroğlu “Kıyıdan Uzakta”da alışılmış tarzının dışına çıkarak yalana dolana, yeknesaklığa, bulutlu hayata meydan okuyan bir kadını konuşturuyor.

Mehmet Eroğlu kitaplığının sonuncu kitabı “Kıyıdan Uzakta”, arayış içinde bir kadının aralıksız ve sınırsız hesaplaş­malarının ilk ağızdan anlatıldığı bir mektup. Fakat bu mektubu, mektup türünde yazılmış diğerlerinden ayı­ran bir şey varsa o da bir mektubun taşıyabileceğinin çok ötesinde türden çatışmalara, hesaplaşmalara ve derin­lemesine bir empatiye ev sahipliği ya­pıyor olması denilebilir. Eroğlu’nun ustalığının da bir göstergesi olan bu durum, “Kıyıdan Uzakta”yı yazın ha­yatının ezeli kurgu-dil çekişmesi ba­kımından önemli bir yere taşıyor. Ya­zarın dikkate değer bir şekilde ördüğü hikâye, ilk bakışta edebi anlamda her ne kadar bir kurgu olarak değerlendi­rilecek olsa da gerçek hayatın kurgu olmaktan çok uzak, yakıcı gerçeklik­leriyle okuru ansızın karşı karşıya bı­rakıyor.

Mitolojik figürler

“Kıyıdan Uzakta” otantik olma­yan, eve dair birtakım kesişme ve kırılmaların tanıdık seslerini beklen­medik bir açıklıkla hikâye eden bir kadının yazdıklarına odaklanıyor. Mektup hem gerçek hem imgesel an­lamda karanlıklar, geç saatler, soğuk akşamlar ve ağır mevsimler süresince büyük dalgalar şeklinde kıyıya vuran bir acılar manzumesi olarak yazılıyor. Kutsal ya da ilahi olmayan, sıradan fakat hacimli bir acı. Daha ilk satır­larında ahenginden bahsedilen bu acı ve acıyla kurulabilecek her türlü ilişkinin deneyimlendiği -bir bakıma itiraf edildiği -bir kara mektup. Çok boyutlu bir empati kabiliyetiyle yun­muş yıkanmış bir âşık olarak Zühal ve onun uzlaşmacı, düşman olmayan ve bitmek bilmeyen ıstırabı. Bütün bu sancı nöbetleri, tarihin başından beri var olmuş, neredeyse antik bir acının tüm dehşetiyle gün yüzüne çıkmasıy­la başlayan hesaplaşmaların, yargıla­malara varan savrulmaların, birey ve toplum çatışmasıyla kristalize oldu­ğu ânın bir fotoğrafı gibi. Fotoğrafta Zühal’in öykündüğü bütün mitolojik figürlerden izler vardır: Prometheus, Hades, Eros…

Kendi olma arayışı içinde

Zühal kendi deyişiyle geçmişten bugüne ‘mahkûm’. Bir mahkûm sı­kışmışlığı içinde o güne dek kurduk­larının tamamına meydan okuyarak özgürlüğünü doğurmak istiyor. Acı­ları, onun doğum sancıları. Ancak bu doğum, Zühal’in bireylik sancılarının sonunu getiren bir doğum değil, onun bir nevi vicdan otopsisi.

Toplumsal cinsiyet açmazların­dan mahrem hayallerin irkiltici yan­larına varıncaya dek geniş bir yelpaze içinde, çaresizliğin sularından hazzın doyumsuzluğuna ve ‘mutluluk acemi­liğine’ dek Zühal’in mektubu, derin bir kuyudan arşa sesleniş örneği gibi. Fakat Flaubert’in “Madame Bovary”­sini andıran bu hikâye bir ağıt değil. Var gücü ile toprağı yarıp yüzünü gü­neşe dönen bir tohumun olgunlaşarak besleyeceği toprağa dönünceye kadar sürecek bir quete-de-soi, kendilik arayışı.

Acıya mal olan tecrübelere sırtını dönüp geride bırakan bir tutum de­ğil, bütün bir tarihi yanında taşıyarak onulmazlıklar karşısında köklenme­cesine bir kendilik arayışı hem de. Bu yanıyla “Kıyıdan Uzakta”, bir kadının muhakkak cesaretle açıklanacak öz­gürleşmesiyle ifade edilen yeni bir kı­yının yaratımı belki de…

Eroğlu okuru, kitap boyunca şaş­kınlık uyandırıcı bu empatiye şahit ederek onu paylaşmaya çağırıyor.

Yılmaz Ruhi Demir, Milliyet Kitap Eki, Ocak 2018