Asuman Kafaoğlu Büke, Cumhuriyet Kitap Eki, Ocak 2018

Kadının İhaneti

Bazı cinayet romanlarında cinayeti kimin işlediği değil, neden işlediği önemlidir. Katil başından beri belli olsa da cinayet nedeni açıklanana kadar romanın sürükleyiciliği azalmaz. Mehmet Eroğlu’nun novellası “Kıyıdan Uzakta” için de benzer bir durumdan söz edebiliriz. Burada bir aldatma hikâyesi var ancak kimin ve neden aldattığı değil, kimle aldattığı önemli.

Erkek yazarların kadın dünyasını anlatması hep ilgimizi çeker; nedense ünlü kahramanları, kocalarına ihanet etmiş kadınlardır. Mehmet Eroğlu’nun yeni novellası Kıyıdan Uzakta’nın (İletişim Yayınları, 100 s.) kadın kahramanı da Anna ve Emma gibi…

Eroğlu’nun kahramanının adı Zühal. Zühal ya da diğer adıyla Satürn, aynı zamanda çıplak gözle görebildiğimiz gezegenler içinde bize en uzak olanı; kitabın başlığı Kıyıdan Uzakta, bir anlamda Zühal’i anlatırken onun merkezden uzak duruşunu, merkez oluşturamamasını ve yaşama uzaklığını simgeliyor.

Kitap, mektup formatında yazılmış. Zühal’ın üniversitede öğrenciyken tanıştığı eski hocası, kendisinden otuz yaş büyük, sayın biliminsanı kocasına yazdığı bir uzun mektup. Üç aylık bir dönemde yazıyor mektubunu aldattığı kocasına. Kendisi ölüm döşeğindeki annesine bakmak üzere geldiği, Sappho’nun adasına uzaktan bakan Ege sahilindeki evde, yalnız. İnsanın acısını herkesten uzakta, ücra bir köşede çekmek istemesinin ardında acısından utanması mı yatıyor diye soruyor kendine. Mektubunun başında da “Acımı çektim, mayalandırdım, şimdi sıra beyaz kâğıda saçarak aşındırmakta…” diye yazıyor Zühal.

BİÇİMSİZ BEDENLER

Zühal özgüveni olan bir kadın değil, aynanın karşısına geçtiğinde kendisini “soğuk, zayıf, hastalıklı, yorgun, bıkkın ve silik” biri olarak görüyor. Özellikle silik olarak görmesinin bir nedeni kocasının fazlasıyla önemli biri olması, onunla karşılaştırdığında, kendini önemsiz hissetmesi: “Varlığımı hissetmiyordun çünkü senin yanında varlığımın ağırlığı, belirtisi kalmamış, çok uzaklara savrulmuştum” sözleriyle açıklıyor silikliğini. Fiziksel olarak kocası tarafından arzulanmayan bir kadın olması da kuşkusuz ona kendini silik hissettiriyor. Bunlarla bağlantılı olarak kendi bedeniyle barışık değil Zühal, biçimsiz bedenini sakladığı için loşluğu sevdiğini söylüyor. Öte yandan aynalara bakmayı seviyor, kendisini beğendiği için değil, kendisini aradığı için.

Kocası Selim’i de ancak Zühal’in gözünden tanıyoruz. Aslında Selim hakkında bildiğimiz şeylerden biri ilk eşinin çok güçlü ve kontrolcü bir kadın olduğu (Zühal’in aksine), hapis yattığı (muhtemelen siyasi nedenlerle) ve pek yakınlığı bulunmayan bir kızının olduğu. Zühal, kocasının sadakatini ve dürüstlüğünü onun erdemi değil, ezici gücü olarak görüyor. “Erdemlerin kusurlarındı” diye suçlarının listesini çıkartıyor: “Doğal kibrin; masum, bilge aldırmazlığın; seçtiğin kadınları kişiliğinin ışıltısıyla gölgelemen, zayıf olanı güçlendirmek yerine korumaya çalışman; büyük meseleleri kovalamaktan küçükleri yok sayma alışkanlığın…” Böylece yavaş yavaş Selim ile Zühal’in evliliğini, güç dengelerinin nasıl oturtulduğunu anlamaya başlıyoruz. Kocasına “iyi olman beni öfkelendiriyordu” diye yazmasından, iyi-kötü algılarının nasıl bulanıklaştığını da görmemizi sağlıyor. Aslında Selim’in sıralanan kusurlarından hiçbiri kötülük içermiyor, aksine belki de ona neden hayranlık duyulduğunu gösteriyor ancak iyiliği bir güç olarak taşıması, ona itiraz edilemez bir konuma sokuyor karşısındaki. Bu da Zühal’in neden gelişemediğini ve tıkandığını açıklıyor.

ÖZGÜRLÜK

Zühal hayatının ne denli boğucu olduğunu ancak âşık olduğunda anlar. Her şey bir anda olur. Bir anda bedeni mutsuzluğun ağırlığını üzerinden atar, bir anda kendini özgürleşip hafiflemiş bulur. Bedeni ilk kez haz aracı olur, zevk almaya başlar, kendisini tanır. Genelde hep olduğu gibi bedenin uyanışı beraberinde özgürlük istemini de getirir: “Hep başkalarından devşirdiğim, üstelik de tat almadığım zevklerle oyalanmıştım. Beni köleleştiren yazgının artık değişmekte olduğunu hissediyordum. Hayatımın en olağanüstü anını yaşamak ve bunun farkında olmak!”

İşte bu hayatının değiştiği ânın farkına varması, onun kendini bir trajedi kahramanı gibi hissetmesine neden olur, artık yazgısı kendi elinde değildir; hayatında ve bedeninde artık bir misafir olarak yaşamayacağını anladığı andır bu. Fiziksel uyanışın ardından ruhsal uyanış gelir.

Hikâye, bir yandan bir sene önce yaşanmış yasak aşkı anlatırken Zühal’in mektubu yazarken içinde olduğu dünyayı da aktarıyor. Ölmek üzere olan -ya da bir türlü ölemeyen- annesi ile komşudaki yaşlı köylü adam ve eşeğinin trajedisi, hayatın bir dönem salt ölümü beklemek gibi algılandığı evreye işaret ediyor. Zühal de hayatını böyle durduruyor.

Bazı cinayet romanlarında cinayeti kimin işlediği değil, neden işlediği önemlidir. Katil başından beri belli olsa da cinayet nedeni açıklanana kadar romanın sürükleyiciliği azalmaz. Eroğlu’nun novellası için de benzer bir durumdan söz edebiliriz. Burada bir aldatma hikâyesi var ancak kimin ve neden aldattığı değil, kimle aldattığı önemli. Hikâyede okuru yakalayacak oltanın iğnesi burada gizli. Hikâyenin can alıcı noktası ve de gizemi burada yattığından sevgilinin kimliğini açık etmemeye çalıştım fakat yazının içine ipuçları da serpildi birazcık.

Asuman Kafaoğlu Büke, Cumhuriyet Kitap Eki, Ocak 2018 – Sayı 1458