Filiz Aygündüz, Milliyet, Ocak 2018

Zühal’in mektubu

Zühal… Annesinin ölümünün başını bekleyen genç bir kadın. Bir Ege sahil kasabasında… Elinde kalemi, bu bekleyişin aralarında kocasına mektup yazıyor. Aslında tam olarak o mektubu yazmak için yerleşiyor annesinin yanına. Öyle bildiğimiz mektuplardan değil bu. “Acımı çektim, mayalandırdım, şimdi sıra beyaz kâğıda saçarak aşındırmakta…” diyor. Kocasına ihanet etmiş bir kadın olarak hayatıyla hesaplaşıyor. Zor şey bu. Ve böyle durumlarda mektup iyi bir müsekkindir.

Mektupta kendisinden otuz yaş büyük kocası Selim’e vaktiyle onu çeken şeyin ‘kutsanmış bir bilgelik’ olduğunu söylüyor Zühal. Bu kadar değerli biriyle olmanın benliğine kattığını düşündüğü değer dışında bir anlam yükleyememiş kimliğine. Işığını yakamamış, ateşini tutuşturamamış. Tutkusunu yitirmiş bir ilişki, ‘dost’ bir adam… Koca bir hüzün. Mide bulantısı şeklinde tezahür eden. On yıllık evliliklerinde bütün yaptığı ‘yaşamadan’ o sürece tanıklık etmek, güvendiği erkeğin onu koruyan gölgesinin altında yürümek… Bunu fark edişi, bir çığlıkla yapıyor itirafını, bir gece, yatakta, kocasının orgazmdan zannettiği bir özgürlük çığlığıyla… Ki o çığlık, varoluşunu yapılandırmadan geçen onca senenin korkaklığından kurtulmasının sesi aslında. Taşı tekrar tekrar tepeye yuvarlayan Sisifos’un kaderini reddedişinin…

Çok zaman kopamadığın birinden tam olarak vazgeçince gelir ya aşk. Mektubun devamından anlıyoruz ki Zühal’in âşık olması, ihaneti tam da bu başkalaşımın ete kemiğe büründüğü döneme denk düşüyor. Kocasından vazgeçtiği döneme. Yeni aşkının gözlerindeki cömertlik (!) aklını başından alıyor. Değil mi ki o gözler ‘kendisinden daha değerli bir insana bakar gibi’ bakıyor. Mide bulantıları geçiyor. O tarifsiz sıkıntısı dağılıyor. Onun ‘yaşamla kirlenmemiş ses tonu’nun müziğiyle hep seyirci olarak var olduğu tiyatro sahnesine çıkıp dans etmeye başlıyor. Masumiyet ve şehvetin kol kola gittiği ilişkisiyle parlıyor her geçen gün. Yaşadığı şeyle ilgili duyduğu ‘kurşun gibi bir suçluluk ve utanç’a pişmanlık eşlik etmiyor. Nedenine gelince: “İçimdeki o koyu, büyük, çirkin sıkıntı dünyanın en güzel çiçeğini açmıştı: Aşkı”.

Müthiş bir incelik, sağlam bir psikolojik derinlik ve tarifsiz güzellikte bir Türkçeyle yazılmış bu uzun mektubu okumanızı öneririm. Mehmet Eroğlu’nun İletişim Yayınları’ndan ‘mektup’ formatında çıkan son kitabı ‘Kıyıdan Uzakta’yı. “Bütün hayatım boyunca etrafı aynalarla çevrelenmiş bir dünyada yaşamış ama kendime bakmayı hiç akıl etmemiştim” diyen bir kadının bakışını kendisine çevirme sürecini anlatan kitap, Türk edebiyatının en şiirsel yüzleşmelerinden birine ortak ediyor bizi. Eroğlu bir kadının varoluş sorununu ‘acının tezgâhında dokunmuş’, ağırlık yapmayan sözcüklerle ilmek ilmek işliyor.

Kullandığı ters köşe motiflerle, defalarca şaşırttı beni Eroğlu. Zühal’e kızdım, onun için üzüldüm, onu ayıpladım, takdir ettim, sevdim. Bin türlü duygu arasında gidip gelerek bir insanı anlama sürecinin tarifsiz hazzını yaşadım. Tek bir cümlesini bir bütün gün düşünmek zorunda kaldım. Altını çizdiğim satırlar içime not düşsün diye beklemek istedim. Velhasıl, 2018’in en iyi kitapları arasına girecek bu 98 sayfalık metinle bir kez daha iyi ki edebiyat var dedim… İyi ki Mehmet Eroğlu var…

Filiz Aygündüz, Milliyet, Ocak 2018

Yazının orijinali için tıklayınız.