Mehmet Eroğlu’ndan 9,75 Santimetrekare

Sokakların tarih yazma savaşı verdiği günlerde kendi kişisel tarihini arayan bir adamın eşsiz hikayesini merak edenlere…

“Ölümümü dileyen hadsiz tellal kaç yaşında? Dört buçuk belki beş; tahmin etmek zor. Çocuklar burada ay ay, yıl yıl değil, yiyecek buldukça büyüyor.”

Mehmet Eroğlu’nun son romanı 9,75 santimetrekare çarpıcı ve çok güçlü bir eser. Gezi Direnişi günlerini zaman, Taksim civarını mekanı seçmesine rağmen 9,75 bir Gezi romanı değil, ancak Gezi’nin ilerde iyi anlatılabilmesi için bu tarz işlere ihtiyacımız var.

Kırklı yaşlarının başındaki yazar Ahmet’in bu hayatta tek bir gerçek amacı kalmıştır, kahramanını 90’ların başında doğuda yaptığı askerliği sırasında karşılaştığı dört beş yaşlarındaki bir çocuktan esinlenerek yarattığı romanını bitirmek. Güzel cümlelerin adamıdır Ahmet, bu sayede senaristlik yapmakta, üst sınıfların başka şartlarda kendisiyle konuşmaya tenezzül etmeyeceği kadınlarının kalplerini çalmaktadır.

Ancak hayatın Ahmet ile yaptığı anlaşmada ödeme çekine huzur yazılmamıştır. Çocukluğunda yaşadığı bir olay sonucu çenesinde kalan 9,75 santimetrekarelik yarasını Ahmet bir doğumizi gibi hep üzerinde taşımış, o izle yetimhaneleri, üniversiteleri, askerliği aşmıştır. O iz bugün ne olduysa-ne yaşandıysa hepsinin sebebidir. Kadınlarla olan ilişkisini o iz belirlemiştir, romanının bir başka kahramanı olan çocuk ile o iz arasında da tam tanımlayamadığı bir bağ kurmaktadır.

Ahmet romanı üzerinden kendi geçmişi ile girdiği savaşa 2013’ün Haziran ayında çok kısa bir es vermek zorundadır, zira 2013’ün Haziran ayında transeksüel komşusu Marilyn, yoğun gazlı müdahale sırasında iki arkadaşının, Cengiz ve Serap’ın evinde sığınması için Ahmet’ten izin isteyecektir. Genç bir akademisyen ve gözüpek bir aktivist olan Serap ile Ahmet arasında bir yakınlık başgösterecek, bu yakınlığın eşliğindeki sohbetler, bize Ahmet’in görünür ve görünmeyen yaraları ardındaki sırları aralayacaktır.

Mehmet Eroğlu, toplumsal olaylardan ve bugünün güncel tartışma konularından kalemini esirgemeyen bir yazar. 2009-2013 yılları arasında yayınlanan Fay Kırığı Üçlemesi, Kürt sorunundan İslami burjuvazinin gelişme sürecine kadar pek çok tanıdık konuyu merkezindeki üç karakter üzerinden ele alırken 9,75 günceli ve gündemi yakalama işinde gene benzer bir zenginliği bünyesinde taşıyor.

Ancak bu sefer denklemden siyasi İslam çıkarılmış ve zaruri bir baharat olarak olarak Gezi Direnişi eklenmiş. “Baharat”, kitaptaki Gezi içeriğinin hacmen küçüklüğünden ötürü seçilebilir bir kelime. 9,75 anlatacağını Gezi’ye hiç karışmadan da anlatabilir miydi? Muhtemelen anlatabilirdi, ancak okurun bazı ruh hallerini yakalaması belki çok da uzun bir süreç gerektirir, 280 sayfadan fazlasına ister istemez ihtiyaç duyulurdu.

Mehmet Eroğlu’nun asıl derdinin aktüele teyellenmek-nasiplenmek olduğu sanılmasın, Eroğlu solun yaşadığı sarsıntılardan oluşan boşlukların kimler tarafından nasıl doldurulacağı hakkında on yıl önceden kafa yoruyor, Yürek Sürgünü’nde ülke siyasetiyle ilgili bugün kehanet ile diyebileceğimiz fikir oyunlarına başvuruyordu. Bir anlamda bugün Eroğlu’nun senelerdir üzerine kafa yorduğu karakterlerin yaşam alanına ulaşmış bulunuyoruz.

9,75’te laik-müslüman teması yok, Gezi ve LGBT “baharatı” eşliğinde bu sefer Fay Kırığı’nın Mehmet ve Rojin’inin odaklandığı Kürt sorunu tek bir kitapta gene iki karakterde anlatılıyor. Biri kendi varoluş problemleri üzerinde çok insanlı hayatında daimi yalnızlığa mahkum yazar Ahmet, diğeri ise sadece 90’larda gördüğü ve karşısına çıkıp “benim babam terörist” diye kendisine bağırmış, adını Zinar koyduğu ve kafasında 20’li yaşlarını kurguladığı Kürt çocuğu.

Ahmet’in siyasi doğruculukla ideolojik söylemlerle işi yok, sokaklarda olan gürültü de onun derdi değil, sırf zorunluluktan LGBT çadırını ziyaret eden biri. Ama kızı gibi gördüğü Marilyn’i döveni dayakla öldürmeye hazır. Zinar ise Ahmet’in zihninde görece daha protest bir figür, bir anlamda genç Kürt entellektüeli modeli. Ama o da şablonlarda değil, “bize andımız okutulması ya da resmi tarih öğretilmesi pek derdimiz değildi, öğretmenlerin bizi sıkıştırmasıydı mesele. Onu da yoksulluğumuzdan yapıyorlardı” gibi cümleler kurmakta (Belki de Ahmet kadar Eroğlu’nun da zihninde arzuladığı, kimlik kadar sınıf çatışmasını da zihninde yaşatmış bir karakter).

Belki de kitabın en efsunlu kısmı, kimi meselelerde sakin ve mesafeli konuşabilme mahareti. Kötülüklerden bahsederken bile Kürt-Türk, heteroseksüel-LGBT üzerinden sert bir dualizme başvurmuyor. Eroğlu’nun karakterleri zaten her insan gibi çelişkilerle varolmayı bilen insanlar. Gezi Direnişi işte bu kendi çelişkileriyle boğuşan insanlar için odak değil, içinde yaşanan bir “dönem” oluyor.

Belki burada üst kısımlarda yöneltilen sorulara dönmekte fayda var. Gezi’yi anlatabilecek miyiz? Gezi’ye nasıl bir hikaye adlediyoruz? 9,75 bize bunun cevabını verme iddiasında değil. Ancak Gezi’yi (ya da herhangi bir tarihsel kırılma noktasını) anlatmanın yolu onu karşısında büyülenmiş bir söylemle değil, içinde bambaşka (hatta alakasız) çatışmaların bile barınabileceği bir dönem olarak kabul edebilmek, onu içselleştirmekte. Belki de genç bir edebiyat emekçisinin 9.75’te kendine çıkarması gereken en önemli nokta bu.

Mehmet Eroğlu hayranı bir okura bekleyeceği her şeyi sunan, ilk kez okuyacak birini ise kesinlikle sarsacak bir roman 9,75 cm2. Bir Eroğlu geleneği olarak alıntısı da aforizması da bol bir anlatımız var ama boşa harcanmış tek bir satır, tek bir harf yok. Sokakların tarih yazma savaşı verdiği günlerde kendi kişisel tarihini arayan bir adamın eşsiz hikayesini merak edenlere…(YK/NV)

Yigilante Kocagöz, Bianet/Biameg – Ocak 2015

Yazının orjinaline ulaşmak için tıklayınız.