Edebiyat Haber Söyleşi – Ekim 2014

Mehmet Eroğlu: “Savaşlar olmasaydı edebiyatın yarısı olmazdı”

Usta romancı Mehmet Eroğlu’nun yeni romanı “9,75 Santimetrekare” İletişim Yayınlarından çıktı. Eroğlu, hemen her romanında resmettiği geçmişiyle hesaplaşan, yaralı ve yorgun kahramanlarına bir yenisini eklemiş, ama bu kez, daha neşeli, daha konuşkan bir karakter seçmiş kendine. Üstelik Gezi Olaylarında geçen roman, ilginç ve heyecanlı karakterleriyle de ilgi çekiyor. Mehmet Eroğlu ile son romanını, edebi tercihlerini, savaşı, trajediyi ve Gezi’yi konuştuk.

Yaralı yüzlü bir kahraman olunca, romana Cyrano da katılmış, satır aralarında geziyor sanki…
Edmond Rostand’ın ölümsüz eseri Cyrano de Bergerac’ın kahramanı Cyrano’nun en önemli özelliği romantikliği ve şovalye ruhlu oluşudur. Tabii bu özelliklerine alaycı dilini ve şairliğini de eklemeliyiz. Cyrano sevdiği kadına –Roxane- başkasının ağzından ulaşmak için benzersiz cümleler, dizeler bulur. 9,75 cm2’nin kahramanı Ahmet ile Cyrano arasındaki benzerlik ikisinin de kişiliklerini derinden etkileyen fiziksel kusurları olmasının ötesinde sanırım aynı alaycı, ironik dile ve cümle tasarlama yeteneğine sahip olmaları. Tabii 9,75 cm2’de ortada Roxane’nın sevgilisi Christian’ın benzeri bir kahraman yok. Ahmet cümleleri kendi adına değil, Ayşın adındaki güzel kadının aşk acısı nedeniyle incinen benliğini onarması için yazıyor. Ahmet güzelliğin, -bu durumda bir kadının-  betimlemelerle tekrar yaratılabileceğine inanıyor… “İnsan sana bakınca neyi kavrıyor biliyor musun? Bütün hayatın güzellik üzerine tasarlanması gerektiğini… Ve insan seni seyrederken karşısındaki güzelliğin hakkını verebilmesi için ya ressam ya da şair olması gerektiğini kavrıyor…” Sanırım kitaptan alıntıladığım bu iki cümle söylediklerimi özetliyor.

Ahmet, diğer kahramanlarınıza kıyasla sanki neşeli, hep dışlanan biri olmasından galiba, çirkinliğiyle baş etmeyi öğrenmiş. Marjinallerle, azınlıklarla daha rahat bir ilişki kurmasının nedeni de bu galiba…
Alaycılık, hele zekiyseniz, insanın kendisini koruması için eşsiz bir zırhtır. Aslında Ahmet hüzünlü, ruhu bereli birisi ama kendini neşeyi andıran –diline vurmuş, üslubunu etkilemiş – bu alaycılığıyla koruyor. Marjinallerle rahat ilişki kurmasının nedeniyse bence cinsel hoşgörüsünün yanı sıra, belki ondan daha çok, yaralı insanlarla bağ kurabilmesi. O Marlyin’i bir travesti olarak değil, acı çeken küçük bir çocuk olarak görüyor. Hatırlıyorum, bir romanımda, ‘’Annesiz kalmış, kimsesiz insanlar aslında üçüncü türdür,’’ diye yazmıştım. Cyrano ya da Ahmet’in marjinallerle bağı bu bağlamda türdeş dayanışması. Ortak dil, acı…

Romanın kahramanının sakallarını Marx’a ve Namık Kemal’e benzetmişsiniz, Dostoyevski kahramanlarını andıran buhranlar, gitgeller, vicdani bir hesaplaşma var. Ahmet sahtekâr buluyor kendini. Bir roman yazmaya da çalışıyor, onu da katarak sorayım: Siyaseten romantik bir kahraman mı Ahmet?
Acı ve  pişmanlık hüznü, hüzün de yaratıcılığı tetikler. Hüzünlü bir yaratıcının romantik olmaması mümkün mü? Bütün hayatı boyunca sevgi açlığı çeken Ahmet’in hayata soldan bakıyor ancak eylemci sayılmaz. Onun en büyük eylemi, hayatta ve ayakta kalma savaşı.

Filistin, Kıbrıs, Güneydoğu… Kahramanlarınızın hep bir savaş geçmişi var. Savaş neden önemli, roman kurgusu açısından soruyorum bunu.
Evet romanlarımda savaş ve savaşı yaşamış, ya da savaşmış insanlar var ama eğer roman kahramanlarını onları oluşturan maddi şartlar ve toplumsal çerçeveyle birlikte ele alacaksak, bu ülkedeki savaş 35 yıldır –ki bu benim yazarlık hayatımın önemli bir kısmını kapsıyor- devam ediyor. Eğer Kürt sorunundan ve bu sorunun ortaya çıkardığı dramlardan söz edeceksek –ki etmemek bir yazar olarak bence bir eksikliktir- savaştan söz etmek kaçınılmaz. 9,75cm2 aslında iç içe, iki roman. İki kahraman, 42 yaşındaki Ahmet’le, dörtbuçuk ya da beş yaşındaki Zinar’ı buluşturan da maalesef bir türlü kalıcı bir barışa dönüştüremediğimiz bu savaş. Tabii bir de savaşların trajik insanlar yarattığını ve benim yazarlık serüvenimin ana temasının da trajik insanlar olduğunu unutmamalıyız. Savaş romanlarının kökenleri epik şiire ve mitolojiye dayanır: Homeros, İlyada; Vergilius, Aeneas gibi… Shakepeare de bir açıdan savaş yazarıdır. Söyleyeceklerimi iddialı bir cümleyle noktalayayım: Savaşlar olmasaydı edebiyatın yarısı olmazdı.

Kahramanlarınızın geçmişlerinden gelen, özledikleri, tutkuyla hatırladıkları, marazi bir aşkla bağlandıkları bir sevgili, bir kadın olurdu. Bu defa öyle biri yok. Hatta karşısına çıkan Serap, Ahmet için bir şans gibi duruyor. Okur, ona iyi geleceğini biliyor.
Ahmet’in geçmişinde tutkuyla hatırladığı bir kadın yok, ama unutmak istediği anılaştırmaya çalıştığı bir dişi hayalet var. Dediğiniz gibi Serap Ahmet’e, Ahmet Serap’a iyi gelecek ama araya yazgı giriyor. Hayat da bu demek zaten… Serap’ın Roxane diye alaya aldığı Ayşın Ahmet’in bütün hayatı boyunca erişemediği güzelliği, Serap’sa bir türlü sahip olamadığı sevgiyi sembolize ediyor gibi.

Bu kez çok yakın tarihe, Gezi olaylarına, geçen yılın Haziran ayında geçiyor anlattıklarınız. Romanda Taksime çıkanların umutlu hissiyatı anlatılan hikâyeyi de iyimserleştirmiş sanki. Üzerinden bir yılı aşkın zaman geçti. Gezi bize neyi gösterdi sizce?
Teşbihte hata olmaz, çoşkusu, katılımı ve direniş azmiyle zaman zaman Paris Komünü’nü andıran ya da hatırlatan Gezi Olaylarını kentli genç kitlenin, kendiliğinden ortaya çıkan, örgütsüz ama güçlü demokratik tepkisi olarak ele alabiliriz. Gezi Hareketinin önemi tepkinin sadece İstanbul’la sınırlı kalmaması, bütün ülkeye yayılması, yeni ve şaşırtıcı ittifaklar oluşturması, var olan bazı ittifakları parçalaması. Bu açılardan tabii ki umut verici, geniş katılımlı bir toplumsal olay. Gezi bize –aslında en çok iktidara- şunu gösterdi: Toplumsal şartlar oluşunca onun karşısında hiçbir güç duramaz. Direnişin ülkedeki demokratik refleks için güçlü bir taban ve örnek oluşturduğu kanısındayım. Önemi ve asıl etkisi önümüzdeki yıllarda ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum.

Söyleşi: Serap Uysal – edebiyathaber.net