Arka Kapak Söyleşi – Kasım 2014

“Mehmet Eroğlu: İlk ruh yarası iyileşmez”

9,75 Santimetrekare, geçmiş romanlarınıza göre daha iyimser, daha umut dolu sanki. Katılır mısınız bu yargıya?
Doğrusunu söylemek gerekirse ben romanlarıma iyimser ya da kötümser diye bakmam. Böyle demekle birlikte 9,75 cm2’nin  atmosferinin öncekilerden daha az koyu olduğunu söyleyebiliriz. Romana bu farklılığı veren belki de metnin dili. Roman kahramanı Ahmet’in dünyayı değerlendirişindeki o alaycı bakış çocukluğunda yaşadığı acılardan süzdüğü hüzünle biçim alıyor. Aslında romanın girişindeki H. James’ten yaptığım alıntı 9,75 cm2’nin tonunu ele veriyor: “İnsan kendi için yaptığı, kendine uyan bir tasarımda dünyadaki acıyı nereye koymalı?” Bu roman aynı zamanda Kemalettin Tuğcu’ya, yetimhanelerde büyüyenlere yapılan göndermelerle de önemli. Tuğcu’nun romanları bize –en azından bana- bütün erdemlerimizin anası olan acımanın önemini ve değerliliğini öğretti. İnsan, insan olmak istiyorsa vicdan sahibi olmalı. Vicdan başka varlıklara duyduğumuz acımayla derinleşir.

(Yukarıdaki soruya evet dersen bu soruya cevap vermeni isteyeceğim) Fonda gelişen Gezi Ayaklanmasının bir etkisi var mı bu iyimserlikte?
Gezi olayları romana yer yer ışık ve umut veriyor. 2013 Haziran’ı kim ne derse desin, bir mense mirabilis. Yani Mucize ay… Yıllardır üzerine ölü toprağı serildiğini söyleyip durduğumuz kentli orta sınıf demokratik bir refleksle ayaklandı ve direnişe geçti. Sonra da bu direniş ruhu bütün yurda yayıldı.

Yine geçmiş yaraları, acımasız koşullarda geçen bir çocukluk, yine savaş ve ölümün eşiğinde yaşayan bir kahraman… Acı üstüne acı… Çıkış noktası olarak sizi etkileyen karakter nitelikleri bunlar… Kahraman, yenilgiyi göze alan biri olduğuna göre… Güzel yenilen biridir de diyebilir miyiz?
Kalıcı ve sahici yazarların hemen hemen hepsi, mutluluktan çok acıyı, zaferden çok yenilgiyi, aşktan çok aşk acısını, huzurdan çok pişmanlığı yazarlar. Pişmanlık, yazarın kendine oyduğu ve taptığı bir puttur. Acı ve pişmanlık olmazsa sanat, edebiyat olmaz. Olana da sanat ve edebiyat denmez. Edebiyat, üç ya da dörtbin yıl önce savaşlarla, serüvenlerle yani acılarla başladı. İlyada, Odyseus, Yunan trajedileri olmasa edebiyattan söz edebilir miydik? Büyük yazarlar, Homeros’tan Shakespeare’e, Shakespeare’den Stendhal’e, Stendhal’den Tolstoy’a, Tolstoy’da Malraux’a, Remarque’a savaş yazmamışlar mıdır?

Romanda en çok geçen sözcük galiba yara… Yarasının kabuk bağlamasına izin vermeyen biri anlatıyor bize olanları. Pişmanım diyebilse yetecek miydi, birine gerçeği anlatabilse ruhundaki bereyi iyileştirebilecek miydi? Veya bunu istiyor muydu?
Bazı yaralar, hele ilk ruh yarası asla iyileşmez. İyileşeceğini sanmak kendini aldatmaktır. Müziği, içkiyi, sanatı yaraların acısını susturmak, aşındırabilmek için icat ettik.

Edebiyat, psikiyatrların işini elinden mi aldı?
Öncelikle psikiyatrların işvereninin edebiyatçılar olduğunu hatırlayalım. Mesela Stendhal olmasaydı edebiyat olmazdı diyen çok edebiyat tarihçisi bilirim. Edebiyat, yani yazmak herşey şeyden önce insanın kendisini itiraf etmesidir. Bu tespitlere edebiyatın –hem yazmak hem de okumak olarak- iki yönlü bir terapi olduğunu da ekleyebilirim. Nasıl sanat sezer, bilim sonradan bu sezgiyi keşfedip kanıtlarsa, edebiyat da insanlık durumlarını işaret eder, psikiyatri de konuyu buradan ele alır. Birçok pisikolojik travma edebiyat olayları ya da kahramanlarıyla adlandırılmıyor mu?

Son soru biraz magazinel, romanınızı tek bir cümleyle anlatmanızı isteseydim ne söylerdiniz?
Noktalı virgül kullanarak tek cümleyle birkaç kuş vurayım: İlk yara asla iyileşmez; Kemalettin Tuğcu bana erdemlerin anasının acımak olduğunu öğretti; aşındıramadığımız pişmanlıklar eninde sonunda yazgımızı çatar; sevilmek çoğu kez sevmekten önemlidir…

Söyleşi: Sevgi Aydede