Remzi Kitap Dergisi Soru-Cevaplar

“Edebiyat, İyiliği ve Kötülüğü Yeni Baştan Oluşturmaktır”

Mehmet Eroğlu, 1984 yılında yayınlanan “Issızlığın Ortasında” romanını kerteriz alırsak, son otuz yılın en önemli yazarlarından biri. Her bir romanı edebi niteliklerinin dışında eleştirelliği ve insani meselelere dair güçlü yargılarıyla ayrıca tartışıldı. Mehmet Eroğlu’nun 2002 yılında yayınlanmış olan romanı ‘Zamanın Manzarası’ aradan 10 yıldan fazla zaman geçtikten sonra, İletişim Yayınları tarafından yeniden okura sunuldu. Biz de bu vesileyle Mehmet Eroğlu’yla romancılığını, siyasetle edebiyatla ilgili düşüncelerini konuştuk.

“İlk romanlarınızda ancak bir şeyleri kurtarınca anlamlı bir hayat yaşadığını hisseden eylemciler vardı. Daha sonra da sanki hep aynı eylemci kahramanın farklı yüzlerini anlattınız. Devrim romantizmi, kurtarıcılık, ölüme yakın olma…”

“Hep söylerim, roman anlayışımın odağında insan vardır. İnsanda var olan insanlık durumunu bulup ortaya çıkarmaya çalışmayan roman benim için iyi roman sayılmaz. İyi ve gerçek yazarların hepsi, insan konusunda küçücük bile olsa, bir buluş yapanlar ya da bunun için çabalayanlardır. Durum böyle olunca, hangi insan kendine tehlikeli sorular soran, kendi yazgısı ile toplumun yazgısını aynı gören, varlığını ancak kurtarıcılıkla anlamlandıran romantik, şövalye ruhlu bir genç adamdan daha iyi bir roman kahramanı olur mu? ‘Issızlığın Ortasında’, ‘Geç Kalmış Ölü’, ‘Adını Unutan Adam’ ve ‘Yarım Kalan Yürüyüş’, yani ilk dört romanım, bir ölçüde Türkiye’nin Rönesans’ı diye de adlandırabileceğimiz bir dönemde ortaya çıkan bir kuşağın belirgin özelliklerini vurgulamaya çalışıyordu. Devrim romantizmi, güneşe gömülmek, adil ve yoksulluğun olmadığı ütopik bir topluma ulaşma arzusu…

“Bu kuşakta Romeolar azdı ama Don Kişotlar, Hamletler, şövalyeler çoktu. İlk dört romanımın ötekilerden farkı bu insanları şövalyeliklerinin yanında zaafları, yenilgileriyle de aktarmak olmuştur. Edebiyatta Jidanov’çuluk yapmadım. Yani devrimci ağlamaz, hata yapmaz, zaafa düşmez, yenilmez… Bu safsatalara itibar etmedim…”

“Bir 68’ yorumu yaptınız, partisiz bir kuşak olarak tanımladınız 68’i. Bunu bir edebi tercih olarak mı görmemiz gerekiyor veya bugün geriye dönüp baktığınızda 68’i başka türlü tanımlıyor musunuz?”

“68 hareketi başlangıçta uluslararası gençlik hareketlerinden etkilenmiş, o dönemde bütün dünyayı saran özgürlük ateşiyle ayağa kalkmıştı. Kitleseldi, çıkışı spontandı. O dönem Marksist külliyatın Türkçeye tercüme edildiği dönem olarak da hatırlanabilir. Hareket bir açıdan, dünyadaki benzerleri gibi, son tahlilde bir küçük burjuva radikalizm atağı olarak da değerlendirilebilir. 68 gençliği, kendilerine ısmarlanmamış bir devrimin peşindeydi. Önceleri gevşek olarak TİP’le (Türkiye İşçi Partisi) bağlantılı olsalar da daha sonra bu bağları koparttılar. TKP ise hiçbir zaman 68 hareketi üzerinde kontrol sağlayamadı. Referans noktası olmayan –burada her iki partinin de gençlik hareketini kontrol edebilecek entelektüel kapasite ve beceride olmadığını kaydetmeliyiz– 68 hareketi kısa süre içinde partilerden koptu ve giderek, ortaya çıktığı, onu güçlü kılan kitle yapısından uzaklaşıp radikalleşti ve sonunda silahlı gruplaşmalara dönüştü.

68 hareketi, sonraki 80 dalgasından farklı olarak, kent karakterliydi. Neredeyse bütünüyle üniversitelerden besleniyordu… Ancak hiçbir şey, bu gençlerin sonu ölüme uzanan özverili devrim aşkını, onları birer roman kahramanı kılan özelliklerini, trajik kişilik özelliklerini ortadan kaldıramaz… İronik ve dramatik ama, sonu kötü biten her şeyin edebiyat için iyi olduğunu da hatırlamalıyız.”

“Erkekler anlatıyorsunuz, ölümü küçümseyen, sürekli geçmişi hatırlayan, bugünü yaşayamayan arada kalmış birileri. Yalpalıyorlar, ilkeleri var ama o ilkeler sürekli sorgulanıyor. Âşıklar ama bir şeyler hep yarım yarım ve çelişkili ilerliyor. Cinsellikleri, cinsel ilişkileri de benzer sanki. Bazen çok sertler bazen kaçıyorlar. Aldatıyor ya da utanıyorlar. Nasıl kahramanlar ilginizi çekiyor?”

“Eğer yazarları sınıflandırmak ya da tanımlamak istiyorsak bunu en doğru olarak ele aldıkları temalara bakarak yapabiliriz. Ben, Homeros, Shakepeare, Victor Hugo, Dostoyevski, Conrad, Malraux, Romain Gary, Schoendoerffer gibi yazarların açtığı yoldan ilerleyenlerdenim: Trajik insanı yazmak. Trajik insan, umutsuzca yazgısını değiştirmeye çalışır, yenik ve yaralıdır. Aşındırıp yatıştıramadığı, anılaştıramadığı bir hayatı vardır ve bu hayat pişmanlıklarla doludur. Aslında romancının tanrısının pişmanlıktan oyulmuş bir put olduğunu hatırlarsak, trajik insanın roman kahramanlığı rolü için biçilmiş kaftan olduğunu kavrarız. Örnek: Lord Jim! Parlak bir geleceğin eşiğinde genç Jim, bir anlık kararsızlığa –belki de korkuya, canını kurtarma refleksine– yenik düşer ve sonraki bütün hayatını o ânın pişmanlığıyla yaşar. Kahramanların cinselliklerine gelince; cinsellik biliyorsunuz vitalite, yani yaşam gücüdür. Hayatımız neyse, cinselliğimiz de odur. Bir insanın hayatı kırık dökdükse, cinselliği de genellikle böyledir. Aldatma konusunda şunları diyebiliriz: Belki de Romeo ve Juliet dışında, neredeyse bütün kahramanlar aldatır. Onları yazma nedenimiz de zaten budur. Edebiyat için cinsellikte –aşkta da– sadakat değil, sadakatsizlik önemli ve ilginçtir. Unutmayalım, edebiyattaki bütün büyük aşklar gayri meşru, yani yasak aşklardır. Picasso’nun dediği gibi: sanat iffetsiz bir şeydir. Edebiyat, bir açıdan iyiliği ve kötülüğü yeni baştan oluşturmaktır.”

“Arkadaşlığı önemsiyorsunuz, yatılı okullardaki, devrimcilikte ya da askerlikteki yol arkadaşlığı niye önemli? Hep böyle bir ilişki ağı kuruyorsunuz?”

“Aslında yazarlığımın geldiği bu dönemde oldukça zor bir iş yapıp, arkadaşlarımı ve dostlarımı hayatımdan çıkardım. Çünkü onlarla birlikte, onlar gündelik yaşamın içindeyken yazmak, çok ama çok zor. Arkadaşlar ve dostlar fark ettirmeden birbirinin sahibi olup çıkıyorlar. Bence iyi dost gel dediğinde gelen değil, git demeden gidendir… Ancak romanlarda ele aldığım arkadaşlıklar dostluktan öte, bir tür yoldaşlık olarak düşünülmeli.

Aynı amacı paylaşan insanların yazgısal akrabalıkları. Benim yazdığım arkadaşlık bu tür bir arkadaşlık. Yoldaşlıkta, sözcüğün anlamıyla uyumlu olarak aynı yol için kader birliği söz konusu…”

“Son on yılda yazdıklarınıza baktığımda şöyle bir his oluştu bende. Elbette büyük bir kopmadan söz etmiyorum hatta süreklilik var ama sanki devrimcileri değil de daha çok kirlenmeyi anlatıyorsunuz artık…”

“Romanın odağında insan vardır, kalıcı, sahici romanlar insanı anlatır, insanda gizli olan insanlık durumlarını araştırır dedik. Ama roman bu işlevi yerine getirirken o insanı yaşadığı toplumsal koşullar içinde ele almalı. Şimdi duruma bu açıdan bakarsak, romanın insanı anlatırken aynı zamanda toplumun o gününü de anlattığını, yansıttığını da söyleyebiliriz. Roman hayata tutulmuş aynadır tanımı da romanın bu özelliğinden ileri geliyor. Toplumumuz 1960-70 arasında önemli bir değişiklik geçirdi. Ben bu dönemi kimi zaman –teşbihte hata olmaz– bizim rönesansımız olarak adlandırıyorum. 1970-1980 arasını ise dünyadaki soğuk savaşa uygun olarak çatışmalı ve sert bir dönem olarak yaşadık ve bu acılı, zalim dönem bir anlamda ülkede önceki 20 yılda boy atan sol hareketin tasfiye edilmesiyle sonlandı. Türkiye’nin 1980-2000 yılları arasındaki dönemi apolitik bir toplum inşa süresidir. Özellikle gençler üzerinde etkili oldu bu süreç. Bu 20 yıllık dönem aynı zamanda Kürt hareketinin ortaya çıkarak güçlenmesiyle, Güneydoğu’da ciddi bir savaşın varlığıyla da tanımlanabilir. Türkiye bir yandan liberal kapitalist (!) sisteme entegre oldu, bir yandan da askeri vesayetin –özellikle Doğu ve Güneydoğu’da– zalim, kanlı baskısı altında yaşadı. 2000-2010 arası, liberal ekonominin iflası sonucunda ortaya çıkan Müslüman kimlikli taşra sermayesinin hâkimiyetiyle geçti. Benim romanlarım yukarıda sıraladığım bu dönemleri anlatır. ‘Yürek Sürgünü’, komünizmin yenilgisiyle ortaya çıkan dönemde kendini boşlukta bulan ve çektiği acıların boşa gittiğinden kuşkulanan bir solcu yazarı; ‘Yüz: 1981’ kişiliksiz, apolitik bir bireyi; ‘Zamanın Manzarası’ aslında solcu olması gerekirken kimlik edinememiş genç bir adamın aşkını; ‘Kusma Kulübü’ liberal dönemin medya eleştirisini; ‘Fay Kırığı Üçlemesi’ de ülkemizdeki üç büyük bölünmeyi; yoksulluk zenginlik, Müslüman laik, Türk Kürt parçalanmasını anlatı. Özetlersek, son romanların kirlenmeleri anlatmasının nedeni, memleketin kirlenmesi yüzündendir diyebiliriz.”

“Kirlenme denilince insanlar hemen her zaman bugüne odaklanıyor, mevcut siyasi yapılanmanın eleştirisini bekliyorlar. Kuşkusuz kirlenme dediğimiz şey sermayenin el değiştirmesi, yeni aktörlerin ortaya çıkmasıyla ilgili olarak daha derin ve uzun bir geçmişe dayanıyor.”

“Doğru, kirlenme her zaman vardı. Ancak asıl kirlenme ve yolsuzluklar, erdemli olmanın dinozorluk sayılması, toplumsal vicdanın sığlaştırılmasıyla birlikte, yani solun bir referans noktası olmaktan çıkmasıyla zuhur etti. Bunun başlangıç tarihi de 1980 darbesidir. Sol belki Türkiye’de hiçbir zaman çoğunluk olmadı ama fikri anlamda her zaman baskındı.

Bu üstünlüğün ortadan kalkmasıyla boşluğu Özal ve liberal ekonominin değerleri doldurdu… Altıncı romanım, ‘Yüz 1981’ bütünüyle bunu anlatır. Bize önerilen vicdansızlığı, sıradanlığı vurgulamak için romandan bir alıntı aktarayım: ‘Birinci, ikinci ve üçüncü olarak ben gelirim, sonra hiçbir şey… Ardından yine ben, belki sonra başkası…’”

“İstanbul ve metropol, daha çok görünmeye başladı romanlarınızda… İstanbul’un gece hayatında daha önceki romanlarınızda rastlamadığımız karakterlerle karşılaşıyoruz. Kültürlü, hedonist, iyi kazanan, sarkastik, anlamaktan yorulmuş adamı oynayan, büyük laflar eden birileri.”

“Eğer liberal kapitalizmden, alavere dalavere bankacılığından, toplumsal kirlenmeden, gazetecilikten çok halka ilişkiler yapan yaltakçı, yandaş medyadan, yeni yeni ortaya çıkan antikapitalist Müslümanlardan, iktidara egemen olan taşra sermayesinin burjuvalaşma çabalarından söz edeceksek bunun odağı, hepsinin birlikte kaynadıkları kazanın adı İstanbul… Büyük laflara gelince: Bana sorarsanız roman kahramanlarının küçük laflar etmektense, büyük laflar etmesi daha iyidir. Aforizma niteliğindeki –karakter ve durum– tespiti içeren bir cümle aslında uzun bir paragrafı içerir. Conrad, Shakepeare, Oscar Wilde, Dostoyevski, Schoendoerffer, Yourcenar, Graham Greene… Ben bu yazarları okurum, onların kahramanları da, kendileri de hep büyük laflar eder… İyi, derin tespit ve betimleme yazarın hem artistik kumaşını hem de zekâ ve entelektüel derinliğini yansıtır diye düşünürüm hep.”

“İslam tartışması yaptınız. Sol ile Müslümanlığı –bunu bir magazinel ilgiyle sormuyorum– kapitalizme karşı yan yana durabilecek biçimde yorumladınız. En az Kürt meselesi kadar önemsediğinizi gösterdiniz bu azınlık duruşunu. Bu tavırda sizin ilginizi ne çekti?”

“Kendimi övmek gibi olacak ama şunu söyleyeyim, ben siyasi İslam üzerine epeyce düşündüm, öngörülerimi romanlarıma da yansıttım. Öngörülerim beş ya da on yıl sonra doğrulandı. 1990’larda, solun ideolojik anlamda da olsa, iktidar alternatifi olarak ortadan kalkmasıyla bu boşluğun kendine toplumcu rol biçen –aslında sanayileşmek isteyen batı karşıtı– İslami partilerce doldurulacağını söyledim. Öyle de oldu. Erbakan iktidara geldi. İslami hareketin bir kolunun radikalleşeceğini, yeraltına çekileceğini öngördüm. Hizbullah’ı hatırlayın… Bu konular ‘Yürek Sürgünü’nde tartışıldı. İslami hareketin bir kolunun vardığı yer, durumun son örneği Antikapitalist Müslüman hareketi. Öncelikle şunu söyleyeyim, Türkiye’de Müslümanlık yoğun bir biçimde taşra etkisi taşıyor. Müslümanlık, Cumhuriyet’le birlikte –neredeyse bütünüyle– köylülere bırakıldı. Oysa Müslümanlık Osmanlı döneminde saray kültürüydü. Kentleşme yoğunlaştıkça, taşradan kente göç hızlandıkça, Müslümanlığın da bu gelişmeden etkilenmesi kaçınılmazdı. Kent her şeyden önce iki şeydir: Sınıf farkının keskinleşip belirginleşmesi ve demokratikleşme arzusu. ‘Fay Kırığı Üçlemesi’nin ilk iki romanı, ‘Mehmet’ ve ‘Emine’ bugün somut olarak gördüğümüz, eylemlerini ilgiyle de izlediğimiz antikapitalist Müslüman hareketi konusunda –sekiz yıl öncesinden– ip uçları veriyordu.

Müslümanlık bütünüyle açgözlü taşra burjuvazisinin elinde zenginleşme ideolojisi olarak bırakılamaz. Tanrı, Allah önce yoksulların Tanrı’sı, Allah’ıydı. Bunu unutmamak gerekir. 1969’da Müslüman eylemciler 6. Filo’yu protesto eden solcu gençlere sopalarla saldırıyorlardı, bugün bir kısmı onların çocuklarıyla birlikte eylem yapıyor. Bu hem ülke sorunları konusunda kafa yoran birisi, hem de bir yazar olarak çok ilgi çekici…”

“Türkiye’nin en önemli sorunu nedir sizce? Son romanınız ‘Rojin’i konuşalım diye bunu soruyorum…”

“Türkiye’nin en önemli sorunu yok; Türkiye’nin hep en önemli sorunları oldu. Yani sorun birden çok. Kentleşmeyi tamamlamadan, en az üç nesil kentli olmadan bazı sorunlarımızı çözmek mümkün görünmüyor. Sizin, benim, bir eşcinselin, ya da bir Kürt’ün en önemli sorunu demokrasi, eşitlik, adalet… Halka soruyorlar, Batı’da bu talepler dokuzuncu, onuncu sırada çıkıyor. Birinci sorun işsizlik, sonra parçalanma. Ama ne dersek diyelim, hiçbir sorun 30 küsur yıldır sürüp giden savaş kadar önemli olamaz. Savaşlar, toplumsal yıkımları da beraberinde getirdikleri gibi insan çürümesinin, ya da tam tersi yücelmesinin sıklıkla ortaya çıktığı durumlardır. İşte bu açıdan da edebiyat için iyi malzemelerdir. Ülkenin kaderine bu kadar uzun zamandır hükmeden büyük bir toplumsal çatışmayı anlatmamak, yazarların buna eğilmemesi, bu altüst oluşun odağında yer alan insanların öykülerinin duyurulmaması düşünülemez. Yazarlar önce kişisel ve toplumsal yıkımlardan, acılardan beslenir. Bir anlamda acıların ve yıkımların kreşendosu sayılabilecek toplumsal kâbuslar kâğıda dökülmez, toplumsal belleğe kazınmazlarsa, bir süre sonra birileri bize onu tatlı rüya diye anlatmaya koyulur. Savaş çığırtkanlarına engel olmanın yolu, savaşı –taraf olmanın, kutsallığının yüklerinden kurtararak– bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktır. Savaşlar, insanı varoluşlarının kazanında kaynatıp biçimlendiren en önemli olaylardır. Savaşan insan her şeyden önce trajik insandır ve bu yönleriyle edebiyatın ana karakteridir. Savaş, edebiyat için trajik temaların büyüdüğü bir kaynaktır da diyebiliriz. İlk büyük edebi eser olarak da niteleyebileceğimiz İlyada da bir savaş destanıdır. Homeros, savaşı iki tarafın gözünden yazabilmiştir. Buna Odysseia ve Aneas Destanı’nı da katabiliriz: Edebiyatın ilk örnekleri sayılabilecek bu kitaplar bir açıdan savaş, yolculuk yani macera romanlarıdır. Özetlersek birçok edebiyat başyapıtı savaşla ilgilidir. Bildiğim bir şey var: Savaşta hep akıl kaybeder. Ne çare ki, savaş, insanın yeryüzündeki yaşamıdır… Savaşta belki devletler, ülkeler bazı şeyler kazanabilirler. Ama insanın savaşmaktan elde edebileceği tek kazanç, yaşamak: belki bir de kendisini anlamaktır. Özetlersek, sanatçı uyumsuzlukları, çelişkileri belirginleştirmek, en azından unutturmamakla görevlidir. Bu tür tutum ve çabalar toplumsal vicdanı derinleştirir ve farkındalığımızı arttırır. İşte bu nedenle savaşı hatırlamak barışın sigortasıdır çoğu zaman. Daha vurucu olarak ifade etmek istersek, bir Guernica, bin uçaktan daha güçlü, daha etkilidir… Ben farkındalığı arttırmak için yazmanın toplumsal vicdanı oluşturmak için vazgeçilmez bir gereklilik olduğunu düşünenlerdenim. İşte bu yüzden edebiyatı uysallaştırıp iğdiş edenlere, isyana açılan büyük kapısını kapamaya çalışanlara öfke duyarım.

Belki şunu da eklemeliyim. ‘Rojin’, Türk – Kürt sorununu politik olarak çözmek için reçeteler sunmuyor. Ama aynı Guernica gibi uzaktan televizyon haberi, görüntüsü olarak algılanan savaşın ne olduğunu ortaya koymaya çalışıyor. Tolstoy, ‘Savaş ve Barış’ı bitirdiğinde, Rus ‘İlyada’sını yazdım demiş. Ben de bizim ‘İlyada’ için çaba sarf ettim. ‘Rojin’de reçete yok dedim ama aslında romandan yaptığım şu alıntı beni yalanlıyor. ‘İnsan olmak düşman olmaktan daha kolay…’”

“Tezgâhta yeni bir roman var mı?”

“Var. Neredeyse bitti. Şu anda demleniyor. Kendimi hazır hissettiğimde üzerinden geçeceğim. Umarım bu yıl bitmeden önce tamamlanır. Adı konusunda henüz bir karara varmadım. ‘Ruhu Bereli…’ Bu bir seçenek. Arada ‘Onaltı ya da Onyedi Gün’ olabilir diye düşünmüyor değilim. Bakalım önümüzdeki günler ne gibi yeni adlar getirecek. Konusu? Yine İstanbul, yine trajik bir kahraman… İlginç olan, romanın içinde olayı sürükleyen ikinci bir roman var…”

Deniz Lodos

Remzi Kitabevi- Temmuz 2014