02/17/14

Cumhuriyet Kitap Eki – Eylül 2005

“Düş Kırgınları” çok hüzünlü bir aşk öyküsü çevresinde gelişen olayları anlatıyor. Mehmet Eroğlu’nun romanlarından tanıdığımız yan temalar burada da var ama Eroğlu’nun kalemi hiç olmadığı kadar alaycı ve trajikomik.

Mehmet Eroğlu’nun “Yarım Kalan Yürüyüş” bugüne kadar yazdığı kitaplar içinde en sevdiğimdi fakat öyle görünüyor ki, yeni romanı “Düş Kırgınları” bu yeri kaptı. Yazarın bir önceki romanı “Kusma Kulübü”nün yarattığı sakınca da yeni kitabın daha ilk sayfalarında hemen silindi. “Düş Kırgınları” çok hüzünlü bir aşk öyküsü çevresinde gelişen olayları anlatıyor. Mehmet Eroğlu’nun romanlarından tanıdığımız yan temalar burada da var ama Eroğlu’nun kalemi hiç olmadığı kadar alaycı ve trajikomik. Romanın başlığındaki düş kırgınları, öykünün merkezindeki orta yaşlı iki erkeği tanımlıyor. Her ikisinin yaşam öyküsü acı ve hüzün dolu ama bir araya geldiklerinde bu acı, suçluluk duyguları ile katlanarak artıyor. Yıllar öncesine dayanan dostlukları sayesinde artık acılarının da bütünleştiği hemen romanın başlarında hissediliyor. Her ikisi de yoğun bir kendine acımayla konuşuyorlar fakat bu duyguları ben merkezci değil, kendilerine acımaları sanki bütünleşmiş benliklerine ve hatta kaybolmuş nesillerine acımaya kadar dayanıyor. Bunlardan biri “Devrim yapamadık, iyi âşıklar olamadık. Kadınları gerektiği gibi sevemedik” sözleriyle bunu çok iyi dile getiriyor.

İKİ AŞK ÖYKÜSÜ

Roman farklı zaman dilimlerinde roman kahramanlarının hayatlarından kesitler veriyor. En yakın dönemde, roman kahramanlarından birinin teklifsizce gelip yazara kitap sipariş etmesiyle başlıyor. Bu tarihe tekrar ancak öykünün sonunda, epilog bölümünde dönülüyor, baştaki ve sondaki bu bölümler bir çeşit ana çerçeve görevi görüyorlar.Bu dış çerçeve içindeki öykü ise iki farklı zaman dilimi üzerine kurulmuş. Roman kahramanı, Kuzey, birinci tekil şahısta 2003 yılının yaz aylarında oteline kalmaya gelen genç, güzel ve varlıklı iki kızı anlatarak başlıyor. Belinden kurşun yiyerek sakatlanmış en yakın dostu ile birlikte işlettiği otelde işlerin kötü gittiği, hatta yaşamların da hiç iyiye gitmediği izlenimini romanın erken sayfalarında ediniyoruz. Genç müşterilerin gelişi ile Kuzey beş yıl öncesini hatırlamaya başlıyor; bazen duyduğu bir sözcük, bazen de sevgilisini anımsatan bir detay sayesinde anıları tazeleniyor. İlk başlarda varlıklı oldukları için tepkili davrandığı kızların özellikle birine zamanla alışmaya başlıyor. Genç kızın karşılığında hiçbir şey beklemeyen sevgisini anlayamayacak kadar bugünden kopuk, geçmişte yaşıyor. Dünya ile arasındaki sisin iyice yoğunlaşmasına neden olan bir başka etken de alkol bağımlılığı.Mehmet Eroğlu 1998 ile 2003 yıllarındaki öyküleri ustaca birleştirmiş. Romanın yapısındaki geri dönüşler, insan zihninin işleyişini taklit ediyor. Bir havlama sesinin anıları çağrıştırması gibi, her seferinde bugün yaşadıkları onu geçmişe götürüyor. Bugün içinde yaşar gibi görünse de aslında zihni başka bir yıla, başka bir kadına takılı kalmış. Çevresinde yeniden genç ve güzel bir kadının olması bir anlamda duygularının canlanmasına neden oluyor ama bunlar ne yeni duygular ne de yanındaki kadına karşı hissedilenler, sadece anıları tazeleyen duygular.

TRAJİKOMEDİ

Bu romandaki hoşluklardan biri, alkol bağımlılığı, sakatlık, ölüm gibi ağır ve karanlık temaları ele aldığı halde okuru güldürebiliyor. O denli ironi ile yazılmış ki, romanın yarısından fazlası coşkulu bir alaycılıkla okunuyor; son bölümlerde dramatik etki arttıkça ton da değişiyor ama bu satırlara gelene kadar roman kahramanı iki erkeğin kendileriyle alay edebilmeleri öyküyü hep fazla ağırlaşmaktan kurtarıyor. Eroğlu’nun erkek kahramanları yaralı yırtıcı hayvanlara benzerler: Fazla dövüşmüş, fazla yorgun ama çevresine saldırmayı sürdüren tipler. Kuzey de bu genel tanıma uyuyor. Aklından çok duygularıyla hareket eden, koruma güdüsü gelişmiş, şövalyeliği kimseye bırakmayan ve sonunda hep yalnız kalan biri.

BETİMLEMELER

Romandaki doğa betimlemeleri özellikle çok dikkat çekiyor. Eroğlu kaya parçalarını, koyları, denizi, böcekleri, ağaçları erotik benzetmelerle görselleştiriyor. “Çiftleşmeye hazırlanan bir ayıbalığı gibi sırtını kabartmış Büyük Ada.” (s. 14) “Pusuya yatmış bir timsahı andıran adanın…” (s. 16) “…gümüş bir dile dönüşmüş” (s. 13) Ayrıca ilk kez karşılaştığı kadınları da hep parıltılarının yoğunluğu ya da kokuları ile tanıtıyor: “Çiftleşme çağrısı yaparken etrafa fosfor yayan yakamozları hatırlatan ışıltılı kadın…” Nesne ya da kişilerin dış çizgilerini bu denli benzetmelerle anlatması, formları bir sinema ekranında izler gibi görsellik kazanıyor. Romanda çok fazla sayıda karakter kullanmadığı için, farklı zaman dilimlerinde ortaya çıkan kişiler hakkında bilgi verilmediğinde bile onları kolaylıkla tanıyabiliyoruz. Örneğin, “Henüz yerleşmemiş, hatlarını kalınlaştırmamış eğreti birkaç kilo göze çarpıyordu” sözlerini çok aralara sıkıştırmış yazar, aslında romanın ilk sayfalarında sonunu anlamamızı sağlayacak bilgiler veriyor bu tümceyle ama onlar öylesine iyi gizlenmişler ki, her okurun gözünden kaçabilirler. Leos Carax’ın “Köprüüstü Âşıkları” (Les Amants du Pont-Neuf) filminin bir sahnesinde, terk edilen erkek, “Bunu bana kimse unutturamayacak” sözlerini söyleyerek bir eline tabanca alıp diğer eline ateş ediyordu. Bu çok etkileyici sahnede, yaşadığı acının fiziksel olarak görünmesi ihtiyacını duyuyordu. İz kalmalıydı. Düş kırgınlarında da sadece işkencenin, kavgaların vücutta bıraktığı izler değil, aşkların da izleri (hatta yaraları) kalıcı. Romanda eleştireceğim şeylerden biri, tüm karakterlerin anlatılarını birinci tekil şahısta yazmış olmaları. Giriş ve son bölümler dışında Kuzey’in hayatının anlatıldığı bölümler (kuşkusuz günlükler değil) bence masalsı havayı daha iyi vermek için yazarın ağzından anlatılmalıydı. Tüm öyküdeki destanlar, kahramanlıklar, balık tanrısı karakteri, tabur defteri gibi öykünün olağandışına taştığı noktalar daha görkemli olabilirdi. Eroğlu’nun edebiyat eserlerine yaptığı göndermelerin sözünü etmeden geçemeyeceğim. Joseph Conrad, Afrika özlemi, köpeğin mezarı başında geçen kısa anda Hamlet ile Yorick’i düşündürmesi hepsi romana derinlik katan unsurlar olmuş.

Cumhuriyet Kitap Eki
Eylül 2005
ASUMAN KAFAOĞLU – BÜKE

02/17/14

Cumhuriyet Dergi – Eylül 2005

Mehmet Eroğlu,  yeni romanı ‘’Düş Kırgınları’yla’’ bizi bu kez, aşk, sevgi ve pişmanlık üçgeninde, sonu trajediye varan bir sürgün hikayesine davet ediyor.

Denizcan Karapınar – ‘’Düş Kırgınları’’, hayat ve birçoğumuz için onun bütünleyicisi olan acı ile kahramanın ve yazarın bir çeşit iç hesaplaşması mı? Diğer bir deyişle metin, zamanla ve Kuzey’in acıyı tekrar tekrar keşfiyle bir yerde bir çeşit iç hesaplaşamaya da dönüyor değil mi?
Mehmet Eroğlu – Düş Kırgınları, aşk-sevgi ikilemi, aşınmaz bir pişmanlık, insanlığı seven bir kuşağın incelenmesi gibi değişik açılardan bakılarak tanımlanabilirse de son tahlilde, çıkmaz sokağı andıran bir yarımadanın ucunda gönüllü sürgününü yaşayan, kırgın bir erkeğin, Kuzey’in, kendine bakışının hüzünlü hikâyesidir. İnsan bakışlarını kendisine çevirince, kaçınılmaz olarak kendisiyle hesaplaşır. Daha doğrusu, kendini bilincinin neşteriyle doğrayanlar edebiyatın, romanların konusu olurlar. Trajik, dramatik olan hesaplaşma, çatışmadır. Bu açıdan, soruya, evet, Düş Kırgınları bir iç hesaplaşmanın da romanıdır diyebiliriz.

D.K. – Yan kahramanlarınızdan Sami, ‘’devrim yapamadık, iyi aşıklar olamadık’’ diyerek, belki de geride bıraktığımız otuz yılın her daim kaybettirdiği ‘’kayıp bir kuşağın’’ tutunamayışını, bu hazin kaybedişin, hayatın özüne baktığımızda henüz küllenmediğini fark ettiğimiz izlerini de taşıyan bir ironiyle özetliyor. Kanımca bizim kuşağımızın da tehlikeli bir tümörü olan bu şizofreninin sebebi neydi sizce? Kendi perspektifinizden bakarsanız neler söylersiniz?
M.E. – Bizim kuşağın devrim yapamamasının en önemli nedeni, devrimin bir gençlik hareketiyle gerçekleşemeyeceği gerçeğidir. Devrim, üretim ilişkileri değiştirmek amacıyla ancak bir sınıfın –işçi sınıfının- öncülüğünde gerçekleşebilirdi. Türkiye’de 1965-1980 arasında gençlik, işçi sınıfının ideolojisini desteklemiş olsa da, işçi sınıfını yanına almadı; zaten alamazdı,çünkü üniversiteli gençlik küçük burjuva radikalizmini ve romantizmini aşıp, hareketi politik bir gerçekliğe dönüştüremedi.

D.K. – Romanı okudukça, yazmanın insan ruhunun acıyı eyleme dönüştüren antibiyotiği olduğunu bir kez daha keşfettim. Sizce de yazmak eylemi ,bir bakıma romanınızın nihai temelini oluşturmuş olan acıya karşı bir antibiyotik olarak mı nitelendirilmeli, yoksa söz konusu acıya daha da asi bir tavırla meydan okumak olarak mı?
M.E. – Yazmak dediğimiz bu kışkırtıcı eylem kimi zaman başka hayatlara duyduğumuz özlemden, kendimizden farklı birisi olma hayalinden doğar, kimi zamansa hayatımızda bulamadığımız ilahiliği edebiyatta aramanın bir biçimi olarak önümüze çıkar. Yazmak bazen de günâhlarımızı bağışlatmanın, ruhsal arınmamızı sağlamanın etkin bir yoludur. Bildiğimiz şudur: Anılaştıramadığımız hayatlar eninde sonunda kendini yazdırırlar. Ancak burada dikkat etmemiz gereken nokta, bu boşalma, keşfetme ya da itiraf isteğinin kaynağında neyin yer aldığının belirlenmesidir.

Dikkatlice bakarsak kalıcı yazarların beslendiği kaynağın çoğunlukla acı olduğunu görürüz. Çünkü acı çekmek, bize insanları, nesneleri ve durumları, -en çok da kendimizi- duyumsayıp kavrama yeteneği verir. Aslında gerçek edebiyat bireyin çileli deneyimlerinden sonra acılı anılarını özümseyerek kişiliğini oluşturma safhasında ortaya çıkar. Yazar, hiç olmazsa hayatının bir bölümünü Golgatha’da geçirmiş olmalıdır. Çünkü gerçek edebiyatçılarla taklitçilerini birbirinden ayıran terazinin ölçü birimi -bizi gerçek kılan- ‘’ acıdır’’. Yazar, Dostoyevski gibi “yıkım ve kargaşadan doğan acıyı sevmeyi” öğrenmelidir.

D.K. – ‘’Düş Kırgınlarının’’ ruhunu oluşturabilecek, basit sorulardan biri: İnsanlık, varlığını sürdürebilmek adına mı acıya ihtiyaç duyuyor?
M.E. – Hayır, ihtiyacımız acı değil, acıya duyarlılık. İnsanlık daha fazla insan olmaya, toplumsal vicdanın derinleşmesine ve romanın kahramanlarından, felsefeci İhsan’ın dediği gibi, “yeni erdemler keşfedilmesine” ihtiyaç duyuyor. Öte yandan acının bir çok erdemin kaşifi olduğu gerçeği de göz ardı edilmemelidir.

‘’Kapitalizmi insanlık onuru açısından içine sindirebilenler midemi bulandırmıştır’’

D.K. – Roman, hayata dair çözümlemelerin yanı sıra, kader, yalnızlık, acı, Tanrı gibi bir yerde insanlığın ‘’mecburiyeti’’ haline gelmiş kavramlara karşı da ,içten içe suçlamalarla bezeli. Kuzey’in acıyı ve Tanrıyı suçlamasının yanı sıra, sanki suçladığı acıdan öç alırcasına ‘’unutmamasının’’tek sebebi ‘’düş kırgınlığı’’ mı? Tabloyu kaç derece döndürürsek döndürelim eninde sonunda yine bir tutunamayışın portresi mi çıkıyor ortaya?
M.E. – Ben olsam, tutunamayanlar yerine, trajik bir varlığın portresi derdim. Anlatılan öykünün kahramanı, ne kadar sevildiğini anlayamamış, kavrayamamış bir erkek. Aşkın sonunda karşılaştığı felaket, hayatın anlamsızlığını daha da belirginleştiriyor. Yazgıya karşı gelmek, değiştirmeye çalışmak ve çoğu kez yenilmek, tragedya kahramanlarını hatırlatıyor bana.

D.K. – ‘’Diken gibi batan zenginlikti’’. Bu tümce insanlığın virüsünü, savaşların, yeni dünyanın(!) ve onun düzenini, bazen satır aralarına gizlediğiniz bazen de kelimelerinizle çığlığa dönüştürdüğünüz acıları, devrimciliğin, zenginliğin kokusundan uzak durmanın aslında tüm insanlığa birer hizmet olduğunu ve bunlar gibi sayısız trajik gerçeği çarpıyor suratımıza sanırım. Bu virüsün, şizofren düzenin tek sorumlusu, bu virüsü ruhlarında taşıyanlar mı peki sizce?
M.E. – Paylaşılmayan, tek elde ya da merkezde toplanan zenginliğin ahlak dışı olduğunu kabul etmek! Sorun bu. İhtiyacından fazlasını istemek ve bunu gerçekleştirmek, hele bunu başkalarının sırtından sağlamak en büyük ahlaksızlıklardan birisi. Bu yüzden Kusma Kulübü’nde şöyle demiştim. “Zenginlik yeryüzünden silinmeli, yok edilmelidir.” Buna sınıfsal bir kavganın sonucunda gerçekleşebilecek bir durum diyebilirsiniz. Ama meseleye insanlık ahlakı açısından bakarsak, kavgayı edebiyatta da sürdürmeliyiz derim. Benim ölçüm budur. Bu yüzden sanatçının gerçek muhalefetinin, hükümetlere ya da kurumlara karşı değil, sisteme karşı olması gerektiğine inanırım. Özetle, -sosyalist ya da komünist olun ya da olmayın- kapitalizmi insanlık ahlakı açısından içine sindirebilenler hep midemi bulandırmıştır; hele bunu edebiyatta yapanlar…

D.K. – Kahramanınızı mutluluğa inandırmayışınızın sebebi neydi? Bu tümceyi bir okurun eleştirisi değil fakat suçlaması olarak da algılayabilirsiniz. ‘’Düş kırgınları’’ Kuzey’in acısını, okura hissettirebilmek açısından da çok başarılı bir roman. Fakat yazdığınız acının türü zamanla insana değil, sadece hayvanın içgüdüsüne ait olabilecek bedensel bir sancıya dönüşüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
M.E. – Düş Kırgınları’nda Kuzey’in asıl sorunu acı değil, hüzün bence. Acıyla baş edebilir, onu zamanla, öfkeyle, bazen de öçle yatıştırabilir, hatta tedavi edebiliriz. Tedavisi olmayan, hüzündür. Hüzün insanı ele geçirmeye görsün: Çürütür ve yok eder. Acı –içinde yok oluşu barındırsa bile- yaratıcıdır. Hüzün? Hüzün kendini kendi içine çekip yok eden bir girdaba benzer.

D.K. – Yarattığınız kahramanın, Kuzey’in ruhunun yargıcı var mıdır sizce?Kainata bakmakta, kopya çekmekte, hatta evrim teorisini günah saymakta dahi serbestsiniz. Yargılanamayacak acıları yazmak kaleminizin tanrısallığına nasıl sorumluluklar yükledi? Yazdığınız ‘’acı hikayesinin’’ altından kalkabildiniz mi?

‘’Aşk eninde sonunda bir ayrılıktır’’
M.E. – Düş Kırgınları’ndaki bir alıntıyı hatırlatmak isterim: “ Trajik suç, hiç kimsenin suçlanamayacağı bir suçtur. Bu nedenle de onlar için uygun bir yargıç yoktur…” Sanırım bu cümleye dayanarak beraat ederim. Ben aşık bir kadın ve seven bir erkeği yazdım; böyle hikayelerde suç yoktur; olsa olsa yazgıdan söz edebiliriz. Kuzey’le Şafak’ın karşılaşmasını kurgulayan hayattır. Hayata karşı elimizden ne gelir?

D.K. – Tanrıya ve onun varlığına dair bir çok çözümlemelerde bulunuyorsunuz. Bir anlamda tanrının tanrısallığını sorguladığınızı söylemek mümkün mü? Vietnam , Felluce, Bağdat, derken Tanrı sizce ipleri elinden kaçırdı mı? Yazar kimliğinizin‘’tanrının delirdiğini’’ düşünecek kadar Nietzcheci yönleri olduğunu düşünüyor musunuz?
M.E. – Tanrı’yı değil, de Tanrısal olanı sorgulamak! İnsanların çocuğu olan Tanrı’yı, kutsallığını bir yana bırakıp, bir insanlık ideali olarak ele alırsak delirdiğini düşünmemizin hiç de garip bir yanı yok. Delirmese de, kulaklarının sağırlaştığını söyleyebiliriz. İsterseniz romandan bir alıntı yapalım.

“Günümüzde çevreye bakınca ne görüyoruz? Tanrı’nın kendisinin yarattığı dünyada bozguna uğrayışının, açık yenilgisinin izlerini. Kullarının yarısı açlıktan ölüyor; tok kulları, yarattığı hayvan türlerinin üçte birini yok etti; en soylu eseri insanlar birbirlerini boğazlıyor; insanlarının en güçlüleri, Amerikalılar bir Afganistan’da, bir Irak’ta, bir kerede en çok çocuk öldürme rekorunu art arda yeniliyorlar… ” Sanırım bu paragraf genel olarak durumu özetliyor. Tanrısallığın içinde ne varsa, kutsal olarak neyi önemsiyorsak, Tanrı’nın kulları onları yok etmekle meşgul.

D.K. – Şafak, Kuzey, Çiğdem’in oluşturduğu yok oluş üçgenini göz önüne alacak olursanız, ‘’Bazı kadınlar aynı zamanda bazı yalnızlıklardır da’’ dizesi ‘’Düş Kırgınları’nı’’ ne derece tanımlar?
M.E. – Sevgiyi, aşkı ve pişmanlığı tanımlayan her şey Düş Kırgınları’nı da bir ölçüde tanımlar. Sorudaki dize, aşkın eninde sonunda ayrılık getirdiğine ilişkinse, buna katılırım.

D.K. – Mekan olarak neden Karaburun? Midilli, Sakız adaları ve harikulade doğa betimlemeleri… Ege ve yazdığınız coğrafyanın ruhu, betimlemeleriniz, Kuzey’in taşıdığı yalnızlık genini etkisiz kılmak için yazılmış olabilir mi? Her coğrafya, aşkı ve barındırdığı özgün acıyı farklı ve dayanılır mı kılıyor?
M.E. – Karaburun, çünkü ben Karaburunluyum. Her yaz, İzmir Körfezinin önünde bir kalkan gibi duran bu Yarımadaya giderim. Karaburun’da güneş Tanrı’nın yarasından düşen bir kan damlası gibi batar Ege’ye. Oraya ne zaman gitsem Homeros’la, Şeyh Bedrettin’in son müritleri ile aynı yıldızları, aynı günbatımını seyrettiğimi düşünürüm. İnsan Kuzey Ege’ye doğru uzanan, ama çıkmaz bir sokağı andıran bu yarımadada kendini her zaman yalnız ve hüzünlü hisseder. Kuzey’in kendini gönderdiği sürgün için oldukça ideal bir mekandı.

D.K. – Kuzey neden’’ değerin değil, fiyatın önemli olduğu’’ bir düzende aşkı arıyor peki? O düzende ‘’fiyat aramayanların’’ sonu hep bir tutunamayışa mı çıkıyor? Zenginlik virüsü, duygular ve yürek gibi, onların sığınağı olan aşkı da soyutlaştırıp, tüketiyor bir yerde. Doğru mu? Yazdıklarınız, bir yerde düzen dizginlerini elinde tutan ahlaksızlığın da içyüzü çünkü…
M.E. – Kuzey aşkı o düzende aramıyor. Kuzey’in aşık olduğu kadın, Şafak için, kitaptaki değişle,“değerin değil, fiyatın önemli olduğuna” inanan kadınlardandır diyemeyiz. Aksine, Şafak, gezgin olmak isteyen bir doğa delisi. Çiğdem’e gelince: Zengin olmakla, zenginlik iki ayrı şeydir. Zengin tavrı aşkı da yok eder mi diye soruyorsanız, “eder” diyemesek de, hafifleştirir diyebiliriz.

D.K. – Romanı yazarken, Kuzey’in ruhuna yerleşmiş yalnızlığının giderek daha çok ‘’nüfussuzluğa’’ dönüştüğünü düşündünüz mü hiç? Sanki Şafak ve Çiğdem konuştukça, Kuzey’in ruhuyla bedeninin birleştiği ufka nokta atışı yapılıyor. Ne dersiniz? ‘’Düş Kırgınları’’ aynı zamanda bir çeşit terk edilişin romanı da olabilir mi?
M.E. – Terk edilişin de ve terk edişin de romanıdır diyebiliriz. Hangi kahramanın açısından baktığınıza bağlı. Ama Düş Kırgınları en çok sevme ve aşk açmazının öyküsü. Aşk acımasız ve kırılganken, sevgi esnek ve merhametlidir. Öyle ki bazen birisini sevdiğimiz ona acımayı bırakmamızla bellidir. İnsan aşıkken karşısındakinden, verebileceğinden fazlasını ister, oysa seven birisi sevdiğinin iyiliği için ondan vazgeçmeye hazırdır. Bu yüzden dram iki sevginin ya da iki aşkın karşılaşmamasından doğar çoğu kez. Düş Kırgınları bana sorarsanız en çok bu ikilemin ve pişmanlığın öyküsü.

‘’Yazar insanı araştırıyorsa kalemini bir neşter gibi kullanmalıdır’’

D.K. – Romanı bir kez daha özetlemek gerekirse; ne siyasal düzenin ne de yüreğinin devrimini gerçekleştirebilmiş bir alkoliğin, yani Kuzey’in ruhunu salt acılarıyla çıplak kılana dek yazmışsınız öyle mi? Sanki Kuzey’in kalbini yontup, biçimlendirmeniz sonucunda ortaya ‘’Düş Kırgınları’’ çıkmış.
M.E. – Her romanımda ne yaptımsa bu kez de onu yaptım: Bir insanı yazdıklarımın odağına alarak, onu değişik açılardan aydınlatarak aydınlattım; içini deştim. Yazar eğer insanı araştırıyor ve ondaki insanlık durumlarını ortaya çıkarmaya çalışıyorsa, kalemini keskin bir neşter gibi kullanmalıdır. Belki bir şey eklemeliyim: Ben yazarken, -öyle dediysem bile- Kuzey’i hiçbir zaman alkolik olarak düşünmedim. İçki, romanda da söylenildiği gibi, “Yazgısına hükmedemeyenleri hiçliğin cennetine taşıyan gizemli bir ırmak” olarak kullanıldı. Sarhoşluğa gelince, Kuzey gibi “görüntüsüz düş görmek” isteyen birisi için bu gerekliydi.

D.K. –  ‘’Düş Kırgınlarını’’ okurun ruhunu önce soymaya, sonra da bıçaklamaya niyetli bir roman olarak nitelendirsem iltifat olarak mı kabul edersiniz, yoksa bir haksızlık olarak mı?
M.E. – İyi roman okura, okurun yüreğine, ruhuna erişen, ona dokunandır. Bu bazen elle olur, bazen de bıçak gibi insanın canını acıtan sözler ve kurguyla.

D.K. – Aşk, acı, arayış, yalnızlık temaları üzerine kurgulandığınız, ya da hayatın kendini sentezlemesiyle kendini kurgulayan Düş Kırgınları’nın, Kuzey’in ruhundaki bir depremin enkazı altında kalıp, tamamlanamayacağı endişesini taşıdınız mı yazarken?
M.E. – Hayır, hiç endişelenmedim. Çünkü ben romanı zihnimde bitirmeden, yani sonunu belirlemeden asla yazmaya başlamam. Düş Kırgınları’nı göreceli olarak kısa bir sürede yazdım diyebilirim: Ancak yazarken sarhoş gibi olduğumu söylemeliyim. Bir sarhoş, ağzına kadar kendisiyle doludur, ben de Kuzey ve öyküyle doluydum. Ben pek içmem; ama içseydim Kuzey gibi içerdim. Yazarken hep bu duyguyla ürperiyordum.

Cumhuriyet Dergi
Eylül 2005
Denizcan Karapınar

02/17/14

BirGün – Eylül 2005

Mehmet Eroğlu yeni romanı ‘Düş Kırgınları’nda, insanlığı şehvetle sevmelerine rağmen dünyanın kendilerine sırt çevirdiği  bir kuşağın hüznünü anlatıyor.  12 Mart darbesinin ODTÜ’de Öğrenci Derneği başkanıyken yakaladığı Mehmet Eroğlu’nun, sıkıyönetim mahkemesince yargılanıp 8 yıl ağır hapis ve 2 yıl sürgün cezasına mahkum edildikten sonra 1974’de genel afla mahkumiyeti ortadan kalktı.   1974’de eşinin hediye ettiği bir daktilo ile yazmaya başlayan Eroğlu’nun ilk romanı ‘Issızlığın Ortası’, 1979 Milliyet Roman Ödülü’nü kazanmasına rağmen 12 Eylül dönemini izleyen günlerde solcu ve anti – militarist unsurlar taşıdığı gerekçesiyle yayınlanmadı. İkinci romanı ‘Geç Kalmış Ölü’ de (1981) aynı akıbeti paylaştı. Eroğlu’nun romanları ancak 1984 yılından sonra okurla buluştu.  Bu romanları, ‘Yarım Kalan Yürüyüş’ (1986), ‘Adını Unutan Adam’ (1989), Yürek Sürgünü (1994), ‘Yüz :1981’ (2000), ‘Zamanın Manzarası’ (2002), ‘Kusma Kulübü’ (2004) izledi. ‘Sızı’, ‘Issızlığın Ortası’, ‘Tutku Çemberi’ adlı televizyon dizilerinin yanı sıra ‘80. Adım’ ve ‘Solgun Bir Sarı Gül Gibi’ adlı senaryoları da bulunan Mehmet Eroğlu şimdilerde Ankara Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda düzenlenen yazma seminerlerinde ders veriyor. Yazarla geçtiğimiz günlerde çıkan yeni kitabı ‘Düş Kırgınları’ üzerine konuştuk.

Esra Okutan – ‘Düş Kırgınları’ ismi neyi simgeliyor?
Mehmet Eroğlu  –    Kitabın odağındaki kişi bir düş kırgını. Öteki karakterler de daha değişik nedenlerle de olsa hep kırgın insanlar. Ve Anadolu’nun en uç noktalarından birinde, çıkmaz sokak gibi denize uzanan bir yarımadanın sonunda (Karaburun)  biraraya geliyorlar. Diğer yandan ‘Düş Kırgınları’ bir önceki kitabım ‘Kusma Kulübü’nde geçen bir sözcüktü. Ben bir romanı bitiriken diğeri hakkında bir fikir vermeyi seviyorum.

E.O. – Devrimciler için en büyük düşkırıklığı devrim yapamamış olmak mıydı yoksa ana karakter Kuzey’in dediği gibi ‘Devrimi hayattan büyük sandıkları için’ gün geldiğinde hayatın akıp gitmiş olduğunu görmek mi?
M.E. – Eskiden ‘Devrimci’ denilen insanlar vardı şimdi böyle bir tanım kalmadı. Çok  hüzün verici bir durum bu. Adına ‘68 kuşağı deniyor ama öyle ‘68, ‘78 diye bölmek yerine şöyle düşünülebilir: Bir zamanlar dünyayı gerçekten değiştirmek isteyen, dünyaya aşık genç insanlar genç vardı. Ve bu insanlar kendi varlıklarını hiçbir karşılık beklemeden devrime, değişmeye, ütopik geleceğe sunmaya hazırdılar. Hem kitlesel, hem düşünsel olarak büyük bir güçtü. Şimdi bu güç bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Devrim gerçekleşmedi. Onun ötesinde değiştirmeyi düşündüğümüz dünya tam tersi şekilde değişti. Değer yargıları, onları, oluşan yeni dünyadan çok farklı bir yere hapsetti. O yüzden düş kırgını oldular. O genç insanlar şehvetle insanları ve insanlığı seviyordu. Kendini suçlama yetenekleri vardı. Bu yetenek insanları vicdan sahibi yapar. Vicdan da bütün erdemlerin anasıdır.  Bu yetenek bugün var mı? Tartışılır. Ama toplumsal vicdanın ve toplumsal belleğin çok sığ ve belirsiz olduğu tartışılmaz. Bunların hepsini bir araya koydunuzda hepsi birer hayal kırıklığı ve düş kırgınlığı. Ama en büyük düş kırgınlığı şu: Bizim öfkeli bir bilincimiz vardı ama dünya sonradan bizim öfkemize ihtiyaç duymadı ve sırtını döndü. Bu çok dramatik bir durum. Halbuki o öfke, bir mızrak ucu gibi birçok sorunun üzerine gidilmesini sağlayan bir araçtı. O zaman bu tür insanların hayatlarının üzerine iri bir karanlık damladı.

E.O. – Kitapta şöyle bir cümle geçiyor ‘Acıyı aşındırmak için öfke yeterlidir ama hüznün ilacı yoktur’. Sizin için yazmak bir ilaç olmadı mı?
M.E. – Tabii. Acıyı ve hüznü bu şekilde damıtabiliyorsanız, yaratıcılık için sonsuz bir kaynak oluşuyor.Ama bu hüznü kanalize edebileceğiniz birşey yoksa bu bir sorun. Benim açımdan yazmak hayattaki dengesizliği yeniden kurmak ya da denge varsa o dengeyi yeniden bozmak demek. Çünkü çok denge de, büyük bir dengesizlik aslında. 1974’den sonra bir büyük boşluk içindeyken, dengesizlik içindeyken, yazmak benim için büyük bir çıkış noktasıydı.Ama sadece yazarak yaşamımı sağlayamıyordum aynı zamanda mühendislik yapmak zorundaydım. Ama mühendislikte bir yere gelince yazarlığımı mühendisliğimin önüne koydum. Yazmak hayatımın bir iki defa değiştirdi. Dengeyi getirmek, bazen de var olan dengeyi bozmak anlamında.

E.O. –  Joseph Conrad sizi çok etkileyen bir yazar sanırım?
M.E. – Bunlar aslında hepsi aynı damardan yazarlar: Dostoyevski Conrad Andre Malraux . Yazar olmanın iki yolu var. Birincisi iyi yazaraları okuyarak. İkincisi ‘büyük hayat’ yaşayarak. Kendi varlığını tehlikeye atarak hayatlarının belli bir dönemini bu şekilde geçirmiş insanların sonradan yazdıkları romanlar başka türlü romanlar oluyor. Bana hitap eden yazarlar bunlar. Romanın odağında her zaman insan var. Gerisi, bir insanın arkasındaki toplumsal sahneyi oluşturmak. İnsanın bir gölgeli alanı var.Bütün canlı türleri içinde en çok garip davranışlar gösterenler, insanlar. Kıyıcılıkla merhamet yanyana olabiliyor. Bu gölgeli alandan birçok trajik tema çıkıyor.

Birgün, Eylül 2005
Esra Okutan

02/17/14

Aktüel – Eylül 2005

“Erkekler boktan bir tür. İşleri güçleri ya babalarıyla ya da tanrıyla didişmek…”

Sibel Kilimci –  Erkek kahramanın ya da yazarın diyelim karşısına bir kadın çıkar ya da bu kadın kapısına gelir ve bir şey yazmasını ister yazardan… Bu temaya başka kitaplarınızda da rastlamıştım. Buna bakarak yazma dürtünüzün altında kadınların önemli bir yeri olduğunu mu düşünmeliyiz?
Mehmet Eroğlu – Bunun Balzac ve Stenhdal için doğru olduğunu söyleyebiliriz. Her ikisi de yazarlıklarını kadınları elde etmek için kullanmışlardır. Ama ben, -her ne kadar Balzac kadar çok roman yazmayı düşlesem de- yazmamın ardındaki en güçlü dürtünün geleceğe kalma hayali olduğunu söyleyebilirim. Aslında bütün hayallerimiz bir tek istekten, kendimizi sevme düşünden doğar. Tabii yazarak var olduğuma, canlı olduğuma inanmayı ve kendime katlanabilmeyi de deniyor olabilirim. Bu da güçlü bir olasılık. İlle de soruya bir cevap istiyorsanız ben de bir soru sorayım: Sizce kadınlar geleceğe göçmeye niyetli bir erkeği şimdiki zamanda tutmaya çalışmazlar mı?

S.K. –  Devrim ve aşk iç içe geçmiş kavramlardı. Kitabınızda, gençliğinde devrim aşkına kapılmış, düş kırıklıkları yaşamış, darbelerin ardından yaşama arzusunu ve anlamını yitirmiş, kadınlarla ilişkilerinde yarı yolda kalmış, orta yaşlı kahramanınız Kuzey, çok uzağında gördüğü halde aşık oluyor yeniden. Yani yeni bir aşka kapılıyor… Ölmek, bitirmek için böyle bir aşka mı ihtiyacı vardı? Sadece aşk mı ölmek için güç verir?
M.E. – Kuzey gibileri göze çarpmayan bir sona razı olurlar mı sizce? Bence olmazlar. Hayat dediğimiz, son tahlilde, uzun ya da kısa bir ölüm hikayesidir. Ölümümüzün şekli, bu hikayeye ya derinlik katar ya da sıradanlaştırır. Çünkü öyküyü dramatize eden, temayı belirginleştiren en önemli unsur, öykünün sonudur. Ölme dileğinin çoğu kez acı çekmeme isteğinden başka bir şey olmadığını hatırlarsak, aşk, Kuzey’e ölüm karşısında güç değil, beklediği nedeni veriyor. Neden aşık oldu diye sorarsanız şöyle diyebilirim: İnsanların neden aşık olduklarını bilen var mı? Belki yalnızlıklarından. Çünkü aşk, yalnızlık çığlıklarından doğar.

S.K. –  Kuzey, zenginliğin bir kokusu olduğundan söz ediyor. Zenginlik nasıl kokar?
M.E. – Ter ter kokmaz; çünkü emek sarf etmez zenginler. Tuzlu bir tadı da yoktur; çünkü zenginlerin gözyaşı tüketimi ihmal edilebilecek bir düzeydedir. Kendine dönük ve koyu değil, yayılan ama derinliği olmayan bir kokudur. Kendini sakınana yakışır. Yoksulluğun sadeliği ve cömertliğinden uzaktır.

S.K. –  “Erkekler boktan bir tür. İşleri güçleri ya babalarıyla ya da tanrıyla didişmek…” diyorsunuz kitapta. Kadınlar bu didişmelerin neresinde duruyor? Aşk, cinsellik erkeğin hayatında nasıl bir yer kaplıyor?
M.E. – Erkekler, babaları ya da Tanrı ile didişirken, kadınlar genellikle yanda yardım meleği hemşireler gibi, elde sargı bezleri, sırasının gelmesini bekliyorlar. Kadınlar erkeklerden daha iyi değil, daha somut ve akıllılar. Tanrı ya da otoriteyle didişmeyi erkeklere bırakmışlar. Zaten gezegene ve insan soyunun başına dert açan sorunlar da çoğu kez soyut nitelik taşıyor. Aşkı kadınlar, cinselliği ise erkekler daha çok önemsiyor ve bu amaçla çabalıyorlar. Doğadaki en yakın akrabalarımızdan bir erkek maymunun hayatını nasıl tarif edersek, insanların erkekleri için de benzer tanımlamaları kullanabiliriz. “Bir erkeğin hayatı –öteki bütün çabalarının ötesinde,açık ya da gizli- kendisine kadın ya da kadınlar bulmaktan ibaret.” Bir kadının hayatı ise kendisine “uygun” bir erkek bulmak çoğu kez. Aşk, romantizm,ahlak, gelenek, evlilik, hatta din gibi kavramlar bu dürtüyü tanımlamak, güzelleştirmek ya da yasaklayıp kontrol altına almak için geliştirilmişler.

S.K. –  Genç kadınla birlikte olmak, orta yaşlı bir erkek için “gençlik pınarında yıkanmak” diyor kahramanınız. Yani kısa bir serinlik… Daha ötesi…?
M.E. – Bence serinlik değil. Çünkü insan serinlemek için suya girer, oysa pınarda susuzluğumuzu gideririz. Daha ötesi? İşte sorun da –yani engel- burada ortaya çıkıyor. Engelin adı gelecek ya da doğa. Bir de tabii sevme biçimi var. Genç birisi, her zaman kendisi için sever. Oysa “olgun birisi” karşısındakini, o olduğu için sever… Sevmek bazen vazgeçmekken, aşk her zaman kavuşmak, öteki benliğe yayılmak, onu ele geçirme isteğidir. Özetlersek, serinliğin ya da susuzluğun giderilmesinin ötesi pek de kestirebilinir değil.

S.K. –  “İyi bir yazar okunmak değil, kanıyla yazan Nietzsche gibi ezberlenmek ister” diyorsunuz. Siz nasıl okunmayı tercih ederdiniz? Sizce günümüz okuru nasıl okuyor?
M.E. – Nietzsche’yi önemserim… Sanırım günümüzde okur kabaca ikiye ayrılıyor. Damıtan, biriktiren okur, kitap okumaktan çok yazar okuyor; öteki okur ise önüne gelen, ona dayatılan, sözü edilen popüler kitapları, tıpkı bir kez dinlenilen bir kaset gibi tüketiyor, sonra yenisini bekliyor. Tanrı biz yazarları “popüler okumadan” korusun. Çünkü “popülerlik dünyanın kötü sanata taktığı defne dalından bir taçtır ve insan popüler olmak için önce orta kırat olmalıdır…”

S.K. –  “Yazgısal akrabalığımıza rağmen, Kuzey’e yakınlık duyamadım ama yazarken hakkını vermeye çalıştım” diyorsunuz… Yazgısal akrabalığa rağmen, çok farklı çok katmanlı bir tortu kaldı 68’den geriye… Kalan akrabalara baktığınızda nasıl bir çeşitlilik görüyorsunuz ve paylaşılan umut ve mücadele arzusundan geriye ne kaldı?
M.E. – Geriye ne kaldı? Hüzün? Evet. Pişmanlık? Hayır. Ben kendi hesabıma –dünya öfkemize sırt çevirmiş olsa da- hâlâ devrimin hayattan büyük olduğuna inanıyorum. Sanırım bizim kuşak devrimi en son unutan olacak.

S.K. –  “Ölçülü olduğu sürece kötülük doğaldır, katıksız iyilikse yapmacık. Gerektiğinden daha iyi kötülüğünden tamamen sıyrılmış bir insan yarım, iğdiş edilmiş insan demektir.” Bu iğdişlikten ne anlamalıyız? Gerektiği kadar kötülük, hayatı değiştirebilme gücü müdür?
M.E. – Her şeyden önce iyilik ve kötülük kavramları bazı durumlarda sadece bir bakış açısıdır. Üstelik sanatın ve hayatın odağındaki insan, kötülüğe iyilik kutbundan daha yakındır. Çekici olan sevaplar değil, günahlardır.

S.K. –  Mutluluk yok mudur? Razı oldukları mutsuzlukların bedelini nasıl ödüyor ve bu örtülü mutsuzluğa nasıl katlanıyor insanlar?
M.E. – Tabii vardır. Genellikle körlük ve uyuşuklukla geçip gider mutluluk. Geçip gider diyorum, çünkü kalıcı değildir. Hele küçük mutluluklar. En kötüsü budur; eninde sonunda insanı sıradanlaştırır. Düş Kırgınlarının kahramanlarından Şafak’ın, aşık olmanın arifesinde Kuzey’e söylediklerini hatırlayalım. “Hayatın sonunu hatırlamak… Bu benim küçük mutluluklarla yetinmemi engelliyor. Aradığım, mutluluktan daha büyük, çok daha görkemli bir şey…” Acaba Şafak mutsuzluğu mu arıyor? Ne dersiniz?

S.K. –  Kitabın son cümlesi, “Felaket, yaşamda var olan anlamsızlığı daha da belirginleştiriyor…” Buna okuru elinden tutup götürdüğünüz ve yaşamı didik didik eden ve anı sorgulayan romanınız da dahil mi? Okura kastınız nedir ?
M.E. – Okura ve kendime kastım aynı: İnsanı ve hayatı tanımlamaya cüret etmek. En azından bunu denemek. Aslında –sonunu hatırladığımızda- hayat, güzel müzel değil. Onu güzelleştiren bizim betimlemelerimiz.

Aktüel
Eylül 2005
Sibel Kilimci